EKİM

 Camiiler Haftası

  Ekim Ayının 1.Haftası

 Dünya Mimarlık Günü

  4 Ekim

 Hayvanları Koruma Günü

  4 Ekim

 Dünya Çocuk Günü

  Ekim ayının ilk Pazartesi Günü

 Ahilik Kültür Haftası

  8 Ekim -12 Ekim

 Dünya Konut Günü

  13 Ekim

 Dünya Standartlar Günü

  14 Ekim

 Dünya Gıda Günü

  16 Ekim

 Standartlar Haftası

  Ekim ayının 3. haftası

 Birleşmiş Milletler Günü

  24 Ekim

 Cumhuriyet Bayramı

  29 Ekim

 Kızılay Haftası

  29 Ekim - 4 Kasım

 Dünya Tasarruf Günü

  31 Ekim

 

Camiiler Haftası hakkında genel bilgi

Yukarı Git

 

Arabça cem’ kökünden türeyen,“toplayan , bir araya getiren“ anlamındaki câmi’ kelimesi başlangıçta sadece Cuma namazı kılınan büyük mescidler için kullanılmış olan "el-mescid'ül cami" (cemaati toplayan mescid) tamlamasından kısaltılarak alınmıştır.(1) Ancak halk arasında mahallelerdeki küçük ibadet yerlerine mescid, daha büyük olanlarına ise cami denilmektedir.

İslam'ın ilk günlerinden itibaren Müslümanlar cami yapımına önem vermişler ve yaptıkları hayrın ebedi olması için yarışmışlardır. Cami yapmak, imanın ve dindarlığın göstergesidir. Yüce Allah, cami yaptırmanın önemini Kur-an’da şöyle bildiriyor: “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazlarını dosdoğru kılan, zekâtlarını veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte, doğru yola erenlerden olmaları umulanlar bunlardır.”(2)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) cami yaptırmanın fazileti hakkında mü’minlere şu müjdeyi veriyor:“Kim Allah rızası için mescid yaparsa , Allah , benzerini onun için cennette inşa eder.”(3) Diğer bir hadis-i şerifte de mescid ve diğer hayırları yapanlara âhirette büyük mükafatlar verileceğini bildirerek şöyle buyurmaktadır:“Bir mü’mine öldükten sonra amelinden ve yaptığı iyiliklerinden ulaşacak şeylerden biri de , yaydığı ilim , geride bıraktığı iyi evlat , miras olarak bıraktığı mushaf-ı şerif , yaptırdığı mescid , yolcuların barınması için inşa ettiği ev , akıttığı su , sağlığı yerinde iken malından çıkarıp verdiği sadakadır.Bunlardan hangisini yapmış ise öldükten sonra onun sevabı kendisine ulaşır.” (4)

Camiler, Müslümanların Allah’a ibadet ettikleri yerlerdir.Yeryüzünün en şerefli yerleri olan camilere “Allah’ın evi“ denilmektedir.Camiye ibadet icin giden Mü’min , Allah’ın ziyaretçisi ve misafiri durumundadır.Ev sahibi , evine gelen misafirlerine ikramda bulunduğu gibi camiye giden mü’minlere de yüce Allah büyük mükafatlar verecektir.Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:“Evinde güzelce abdest alıp camiye giden kimse Allah’ın ziyaretçisidir.Ziyaret edene Allah ikramda bulunacaktır.”(5)

Camileri yaşatmanın en iyi yolu, bu mübarek mekanları cemaatsiz bırakmamak, çevresini bir kültür merkezi haline getirmektir. Bu maksatla, beş vakit namazın camilerde kılınmasını teşvik eden Peygamberimiz (a.s.), “Cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli” (6) olduğunu bildirmiştir.

İslâm cemaati kardeşlik, eşitlik, yardımlaşma ve karşılıklı fedakârlık üzerine kurulmuştur. Aralarında sınıflaşma, ırk ve bölge ayırımı yoktur. Aralarındaki birlik ve beraberliğin temel dayanağı ise Kur'an ve Kur'an'ı açıklayan sünnettir. Birlik, Kur-an ve sünnetin bildirdiği yol üzere olur. "Ey inananlar, Allah'tan O'na yaraşır biçimde korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölün. Ve topluca Allah'ın ipine (Kur'an'a) sarılın, ayrılmayın." (7)

Camiler, zengin-fakir, köylü-şehirli, amir-memur, resmi-sivil, yaşlı-genç, siyah-beyaz, yerli-yabancı... Herkesi bünyesinde toplayan mekânlardır. Bir ülkenin, Müslüman ülkesi olmasının mührü ve tapu senetleridir. Camiler; aynı safta omuz omuza, diz dize namaz kıldığımız mabetlerdir. Üzüntülerimizi giderdiğimiz, moralimizi müspet anlamda düzelttiğimiz, birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik duygularımızı, hoşgörü anlayışımızı güçlendirdiğimiz ve pekiştirdiğimiz yerlerdir. Birbirimize merhamet etmeyi, acıları paylaşmayı, kimsesiz-yoksul, dul ve yetimlere yardım etme duygularını kazandığımız mabetlerdir.

Camilerin imar ve inşası konusunda büyük gayret gösteren aziz milletimiz, mevcut camilerin yıllık bakım ve temizliğini, gerektiğinde onarımını da severek yapmaktadır. Bu konuda, el birliği yapılması amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığımız, her yıl Ekim ayının ilk haftasını “Camiler Haftası” olarak ilan etmiştir. Bu hafta da camilerimizin bakım onarımı yapılmakta, camilerimizin tarih içindeki ve günümüzdeki fonksiyonları ve diğer hususiyetleri konferans, panel ve çeşitli toplantılarla göz önüne serilmektedir. Bu hafta, yapılacak etkinliklerle camilerin toplumumuz üzerindeki önemi ortaya konulurken, camilerimizin daha temiz, daha bakımlı olması için gerekli çalışmalar yapılmaktadır.

 

Dünya Mimarlık Günü Genel Açıklama

 

Her yıl Ekim ayının ilk Pazartesi günü; Bileşmiş Milletler (BM) ve Uluslararası Mimarlar Birliği'nin (UIA) ortak ve paralel etkinlikleri olarak; "Dünya Mimarlık ve Konut Günü" olarak kutlanmaktadır

Uluslararası Mimarlar Birliği ( UIA ) bu yılın Mimarlık Günü temasını, Kentlerin Kutlanması ( Celebration of Cities ) olarak belirledi. Biz bu kutlamayı YAŞASIN KENTLER diye ifade ediyoruz.
• İnsanlık tarihinde kentlerin doğuşu, ortaya çıkışı, tarım devriminin, tarımsal üretim fazlasının, toplumsal örgütlenmenin, sosyal katmanların, yönetici sınıfın, devletin, iş bölümünün, temel mesleklerin ve mimarlığın ortaya çıkışı ile eşzamanlıdır.

• Kentlerin tarihi, insan emeğinin ve yaratıcılığının, bilim, teknoloji ve sanatın gelişiminin, daha güzel yaşamanın, birlikte yaşamanın koşullarının ve kurallarının, haksızlıkların ve hak arayışlarının, hukukun biçimlenişinin, demokrasinin ve demokrasi arayışlarının tarihidir.

• Kentlerin tarihi aynı zamanda, savaşların, fetihlerin, yıkımların, imparatorlukların yükselişlerinin ve çöküşlerinin, kolonileştirmenin ve sömürgeleştirmenin tarihidir. İnsanlar kentleri, kentler insanları biçimlendire gelmişlerdir. O yüzden kentler, içlerinde süregiden yaşamın çeşitliliğini ve zıtlıklarını, güzelliklerini ve çirkinliklerini, toplumsal ilişkilerin karakterini ve kültürel yapısını yansıtırlar.

• Mimarlık; toplumların yaşam tarzına, kültürüne, maddi ve manevi ihtiyaçlarına göre, yapılar, konutlar ve kent biçimlendirme süreçleri ve sonuçları olarak tanımlanabilir.

• Mimar kelimesi, kavramı umran kökenlidir. Umran, mamurluk bayındırlık, medeniyet demektir. Kullandığımız dilde mimar-mimarlık kavramı ile, medeni-şehirli-kentli, medeniyet-uygarlık kavramları aynı kökten gelmektedir.

• İçinde yaşadığımız coğrafya, uygarlık tarihinin başlıca dönemlerine, aşamalarına karşılık olan kent formları ve kültür mirası açısından dünyanın en zengin bölgelerinin başlarında gelmektedir. Bu birikimi ve mirası bilinçli olarak ve yeterince sahiplendiğimiz ve özümsediğimiz söylenemez.

• Uygarlığın her ileri aşaması o zamana kadar olan tüm geçmişin birikiminin özümsenmesi ve aşılmasıdır. Daha ileri bir kentsel yaşam-mimarlık için, YAŞASIN KENTLER-KENTLERİMİZ belgisi, kültürel-kentsel mirasımızı, bu çerçevede tüm insanlığın mirasını özümsemeyi ve aşmayı, bu doğrultuda bilinçli bir çabayı, emeği ve kavrayışı gerektirmektedir.

• 20. yüzyıl, olağanüstü bilimsel, teknolojik gelişmelere, nicelik ve nitelik olarak tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılayabilme üretim potansiyeline karşın, kentsel yaşam kalitesi açısından, insanlık mirasının-birikiminin ileri bir aşaması olamamış 21. yüzyıla kaotik sorunları, gerilimleri, çatışmalı karşıtlıkları olan bir kentsel miras devretmiştir.

İki dünya savaşının, on milyonlarca insanın ölümü ile birlikte kentsel-kültürel yıkımı, Belgrat ve Bağdat’la devam etmekte, ekolojik dengenin bozuluşu ve yok olmalar, doğal afetler, giderek artan yoksulluk, kentleri tehdit etmektedir.

Tüketim ideolojisi, toplumsal yaşam da, dayanışma ve paylaşma kültürünü yok etmekte, yaşamın bütünlüğünü parçalamakta giderek tecrit olan modern-çekirdek aileyi ve bireyleri tüketimin nesnesi ve avı haline getirmektedir. Bu yaşam tarzı kentlerin biçimlenişine yansımaktadır.

Tüm dünyada kentsel yaşamın maddi, manevi ve moral yetersizliği, sorunlar ve tıkanıklıklar gündemden düşmemektedir. Bu sorunlar doğrudan mimarlığı ilgilendiren sorunlardır. Oysa mimarlık, gerek eğitim, gerekse profesyonel bir meslek alanı olarak tasarım alanına ve sürecine indirgenmiş durumdadır.

Mimarlığın, toplumsal ihtiyaçlarla doğrudan ilişkisi, tasarım-üretim-kullanım ve yeniden kullanım süreçlerinin bütünlüğü, plastik sanatlarla, mühendislik ve plânlama süreçleri ile içiçe olma gereği, sorunları aynı zamanda ve doğrudan kentlerimizin sorunlarıdır.

21. yüzyılda kentlerimizin ve mimarlığın, düşünce sistematiği açısından temel sorunu, paradigması, geleceğin kentine, kentlerine ilişkin beklentiler, ütopyalar bakış açıları ile, yaşadığımız kente ilişkin sorunlar, tıkanıklıklar ve beklentiler arasındaki ilişkilerin neler olabileceği olası problemlerin nasıl çözülebileceğidir.

Nüfus artışının, kentleşmenin ve göçün sınır değerlere ulaşacağı ve sürecin duracağı açıktır ve beklenen, hedeflenen bir durumdur. Bu durumda ve kanımca geleceğin kentleri, ekolojik gerekçelerle de, esas olarak bomboş alanlarda yeni kentler olarak biçimlenmeyecek, içinde yaşadığımız kentlerin bağrında oluşacak, yeşerecek, onların eleştirisi, özümsenmesi ve aşılmasının ürünü olacaktır.

Geleceğin kenti, kentlerle, kentsel ve toplumsal yaşamla ilgili insanlığın tüm kültür mirasının sentezi, geçmişin ve bugünün kentlerinin en doğru ve güzel yanlarının kucaklanarak geleceğe taşınması ile oluşacaktır.
Bu yüzden tarihi kentlerin ve kentlerin tarihi bölgelerinin korunması ve kentsel yaşama katılması daha da önem kazanacaktır.

Geleceğin kentine giden yolda, kültürel koruma, yapısal sağaltım, işlevsel yeniden kullanım temel ilkelerdir.

Her aşamada geçmişle gelecek arasındaki ilişki düşmanlık ve uzlaşmazlık değil, dostça bir aşkınlık ilişkisi olmalıdır, olabilmelidir.

21. yüzyıl, tüm yüzyılların hesaplaştığı ve barıştığı bir yüzyıl olabilmelidir. Doğayı tüketerek doğal geçmişimizi, kentleri yıkarak kültürel geçmişimizi yok eden bir sürecin bir gelecek umudu vermesi ve gelecek oluşturması olası değildir.

Küresel ekonomi, ulusal ekonomileri, yaşadığımız ülkeyi ve mimarlık ortamını, tek taraflı değil, karşılıklı ve karmaşık politik, kültürel ( ideolojik ) ve gerektiğinde askeri ilişkiler çerçevesinde etkileyegelmiştir, etkilemektedir ve etkileyecektir. Küresel ekonomi, 1990’lardan bu yana gelişmiş ve geri kalmış tüm ülkelerde sermayeyi ve yatırımcıyı temel alan, koruyan, çalışanları düşük ücrete ve işsizliğe mahkum eden politikaların değişik şiddet ve ölçeklerde uygulandığı bir süreç içindedir.

Küresel ekonomi, kapitalist ekonominin yapısı gereği, küresel doğal kaynakların dengesiz kullanımı ve tüketilmesi, geri dönüşü mümkün olmayan ekolojik kayıplar, iç çelişkileri ve çatışmaları yüzünden sürdürülemezlik-sürdürülebilirlik sorunsalı içindedir.

Bu durum çalışanların, zihinsel ve bedensel emeğin, ulusal ve uluslararası planda dayanışmasını ve ittifakını gerekli ve mümkün kılmaktadır.

Çalışanların ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının savunulması ve geliştirilmesi ulusal bir sorun alanı olarak, hukukun üstünlüğü ve demokrasi ile mümkündür.

Küresel ekonominin, ticaret, yatırım ve sermayenin akışını, teknoloji, mal ve hizmet dolaşımını hızlandırmasına karşın, emeğin ve çalışanların uluslararası hareketliliğini, dayanışmasını ve örgütlenmesini, kısıtlaması ve engellemesi, uluslararası bir karşıtlık ve sorun alanıdır.

Ülkemizin ve mimarlık ortamının geleceğini, temelde dünyanın geleceğini, bu karşıtlıkların, karşılıklı etkileşimin karakteri belirleyecektir.

Farklı ülkelerin çalışanlarının, farklı bilinçlenme ve örgütlenme düzeyleri, geleceğin biçimlenmesinde farklı düzeylerde rol almalarına neden olacaktır. Bazıları yaratıcı mücadele biçimleri ile önde gidecekler, bazıları dünyayı geriden takibedeceklerdir.

Böyle bir süreç ülkemizde mimarlık ortamına, zihinsel ve bedensel emeği ile çalışanların bir parçası olan mimarlara, özellikli ve öncelikli bir sorumluluk, aynı zamanda fırsatlar, olanaklar alanı sunmaktadır.

• Mimarların ve meslek örgütü olarak Mimarlar Odası’nın UIA, ACE gibi uluslararası örgütlenmelerin içinde yer alması, küresel ekonominin olumsuz etkilerine karşı uluslararası planda dayanışma ve ittifak modelleri yaratabilir. UIA, ulusal mimarlık politikalarının geliştirilmesini önermekte ve teşvik etmektedir.

• Küresel ekonominin tüketim ideolojisine, teknoloji malzeme ve hizmet ithalinin olumsuz etkilerine karşı, mimarlık hizmetlerinin, içinde yer aldıkları toplum ve kent yaşamı ile doğrudan ve demokratik etkileşimini temel alan bir mimarlık anlayışının, ulusal ve uluslararası kurallarının ve mücadelesinin geliştirilmesi, önümüzdeki dönemin vizyonu ve temel anlayışı olabilir.

• Ulusal düzeyde mimarlık ortamının temel sorunlarından başta geleni, mimarların ve meslek örgütlenmesinin, yapı üretim süreci içinde yeralan üretici güçlerle, ortaklık anlayışının ve ilişkilerinin geliştirilmesidir. TMMOB bu ortaklığın öncelikli, doğal ve yasal zemini olan ilk halkasıdır.

• Küresel ekonomi ile etkileşimin biçimlendirdiği kentlerimizin, çürük, form bozukluğuna ve kimlik kaybına uğramış, doğal afetler ve deprem tehdidi altındaki yapısının, güvenli ve sağlıklı hale getirilmesi, paralel olarak kentsel yaşamın yeniden düzenlenmesi, sosyal ve kültürel yapının da yenilenmesi gereği, mimarlığımızın karşı karşıya olduğu temel paradigma-dizge sorunudur. Bu sorunun doğru çözümü, ancak, kenti yaşayan mimarların becerisine ve yaratıcılığına bağlı olduğu için, hizmet ithaline karşı en etkili savunmadır.

• Türkiye mimarlığının ve mimarlarının bu doğrultudaki programı, kentsel yenileme ve bakım da, mesleki bilgi, beceri ve pratiğinin geliştirilmesini, mimarlar arası yoğun bir bilgi paylaşımı ve dayanışmayı, meslek içi eğitimin sürekli ve sistemli hale getirilmesini öncelikli ve zorunlu kılmaktadır.

• Bu program, aynı zamanda, mimarlık hizmeti anlayışında, kullanıcı ile, toplumla ve toplumsal ihtiyaçların değişimi ile, yapı üretim sürecindeki ortaklarımızla, merkezi ve yerel yönetimlerle ilişkilerimizde, nitelik değişikliği gerektirecektir.

• Türkiye mimarlığının geleceğini, küresel ilişki ve etkileşimler çerçevesinde, yaşanmaya değer ve mümkün, daha güzel bir dünya ve mimari çevre ideali için gösterilecek olan bireysel ve örgütlü çaba yönlendirecektir.

• Gelecek bu çabanın niteliğine ve niceliğine göre, olumlu, olumsuz olasılıklara açıktır.

• Türkiye’nin tarihsel, kültürel birikimi ve coğrafi konumlanışının zenginliği, olumlu bir gelecek için fırsatları ve olasılıkları işaret etmektedir.

İYİ Kİ DOĞDUNUZ KENTLER, YAŞASIN KENTLER DİYEBİLMEK İÇİN HAYDİ KUTLAŞALIM VE KUCAKLAŞALIM.

 

Hayvanları Koruma Günü hakkında genel bilgi

Yukarı Git

 

Canlılar dünyası; insanlardan, bitkilerden ve hayvanlardan oluşur. İnsanların hayvanlarla olan ilişkileri çok eskilere dayanır. İlk çağlarda insanlar, hayvanlardan korkuyorlardı. Hayvanlardan korunmak için evlerini dağların yamaçlarına, kayalıklara kuruyorlardı. Önceleri hayvanları sadece gıda ve yolculuk aracı olarak gören insanların zamanla bakış açıları değişmiş, onlara şefkat göstermeye, evcilleştirmeye ve onlarla dostluklar kurmaya başlamışlardır. İnsanlar daha ilk çağda kedi, köpek, at, koyun, sığır, keçi gibi hayvanları evcilleştirdiler. Evcilleşen hayvanlar, insanların yardımcısı oldu. Bu insanların çizdikleri duvar resimleri bu ilişkinin kanıtıdır.
Kurulan bu sıcak ilişki insanların, hayvanların korunması konusunda birlikte hareket etmeleri fikrini doğurdu. İnsanlar arasında hayvan sevenler gittikçe çoğalmaya başladı. Bu insanların amaçları hayvanlara daha iyi davranılmasını sağlamak, onları korumak, daha sevecen davranılmasına yardımcı olmaktır. Bu düşünceye sahip hayvan sevenler ilk kez İngiltere'de 1822 yılında bir araya geldiler. Hayvanları korumak, insanların hayvanlara iyi davranmalarını ve hayvanların daha iyi koşullarda beslenme ve korunmalarını sağlamak amacıyla Hayvanları Koruma Birliği'ni kurdular. Bu hareket daha sonra tüm dünyaya yayılmaya başladı.
Yurdumuzda Hayvanları Koruma Derneği’nin 1908 yılında kurulmasıyla sistemli ve düzenli olarak hayvan sorunlarıyla ilgilenildi. Dernekler kuruldu, konunun önemi gittikçe büyüyor, insanlar yıllardır hayvanlara karşı yapılan haksızlıkların farkına vararak onları korumak istiyorlardı. . Aynı amaçlı dernekler birleşerek Hollanda'nın başkenti Lahey'de Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu'nu oluşturdular. 1931 yılında toplanan bu kuruluş 4 Ekim'i Hayvanları Koruma Günü ilan etti.
Hayvanlar, duyu ve hareket yetenekleri olan canlılardır. Hayvanların sahiplerine bağlılıkları, hayvan sevgisinin doğup büyümesine yardımcı oldu. Pek çok kitapta, filmlerde, sahipleri için canını veren hayvan öykülerini okur, izleriz. Hayvanları seven insanlar, hayvan hastalıklarını iyileştirmek için çalıştılar. Bugün uygar ülkelerde hayvan hastaneleri kurulmuştur. Veterinerler hayvan hastalıklarını belirleyip iyileştiriyorlar. Hayvan hastalıklarına karşı önlem alınıyor. Hayvanları hastalıklardan korumak için aşı yapılıyor.
Başlıca besinlerimiz olan et, süt, yumurta, yağ hayvanlardan sağlanır. Giyeceklerimizin bir bölümü de hayvanların derisinden, yün ve tüylerinden yapılır. İnsan sağlığı için gerekli olan aşı ve serumun yapılmasında da hayvanlardan yararlanılır. Evin kedisi evdeki zararlı böcekleri ve fareleri yakalar. Köpek evimizi ve hayvanlarımızı korur, bize bekçilik yapar. Tavuğun yumurta ve etinden, horozun sesinden, tüyünden ve etinden faydalanırız. At, eşek ve katır gibi hayvanların gücünden faydalanırız, yüklerimizi taşırlar, arabalarımızı çekerler, bizi de taşırlar. Manda, inek, koyun bize süt, et verir. Öküz tarlamızı, harmanımızı sürer, arabamızı çeker. Kafesteki kanaryanın ötüşünü dinlemek, akvaryumdaki balıkları seyretmek bizi dinlendirir. Çiçekten çiçeğe, ağaçtan ağaca dolaşan böcekler, bitkilerin çoğalma olayına yardımcı olur. Çevremizdeki hayvanlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yararlanıyoruz. Kuşkusuz akrep, yılan gibi zararlı hayvanlar da vardır. Bu zehirli hayvanlardan kendimizi korumalıyız.
Hayvanları sevenler, insanları daha içten severler. Hayvan dostları mutlu olmayı sevgide ararlar. Hayvanları koruyalım. Hayvanlara eziyet etmeyelim. Hayvanları sevelim. Onlara yardımcı olalım. Hayvanları Koruma Günü'nde öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım.

Hayvanların Korunması İçin Neler Yapalım?

1- Zor durumda kalmış hayvanları koruyalım. Onların bakımına yardımcı olalım.
2- Bakımını üstlendiğimiz hayvanların yiyeceklerini, içeceklerini düzenli verelim. Aşılarını zamanında yaptıralım.
3- Hayvanlara eziyet edilmesi insanlıkla bağdaşmaz. Öte yandan bu davranış yasalarımıza göre suçtur. Bu suçu işleyenleri uyaralım.
4- Kuşların, karıncaların yuvalarını bozmayalım. Yumurtalarını almayalım. Avlanma mevsimi dışında kesinlikle av hayvanlarını avlamayalım.
5- Hayvanları korkutmayalım, ürkütmeyelim. Onlara şakadan da olsa eziyet etmeyelim.
6- Bakamayacağımız hayvanları eve almayalım. Biz almazsak belki bakabilecek biri alır.
7- Yiyecek artıklarımızı, özellikle ekmeği, çöplüğe atacağımıza yakınımızda bulunan hayvan besleyicilerine verelim.
8- Sapanla kuş avlamayalım. Avlamak isteyenlere engel olalım.

 

Dünya Çocuk Günü hakkında genel bilgi

 

Ekim ayının ilk Pazartesi günü Dünya Çocuk Günü' dür. Çocukların iyi yetiştirilmesi ulusların ortak sorunudur. Bu ortak sorun için ilk çalışmalar 1923 yılında başladı. İsviçre'nin Cenevre kentinde toplanan kırk ülkenin delegeleri Uluslararası Çocukları Koruma Birliği'ni kurdular. Uluslararası bu kuruluş, Birleşmiş Milletler Örgütü' nün kurulmasını izleyen yılda UNICEF' e dönüştü. UNICEF, "Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu"nun kısaltılmış adıdır. Birleşmiş Milletler Örgütü 1954 yılında oybirliği ile Ekim ayının ilk pazartesi gününü Dünya Çocuk Günü olarak kabul etti.
Dünya Çocuk Günü evrenseldir. Birleşmiş Milletler Örgütü' ne üye bütün ülkelerde aynı günde kutlanır. Üye ülkelerin radyo, gazete ve televizyonlarında bu günün önemi anlatılır. Çocukların bakım ve korunmasının gerekliliği üzerinde durulur.
Her millet, kendi çocuğuna geleceği olarak bakar. Çocuk çiçektir. Sevildikçe mutlu olur. Çocuklar yarının büyükleridir. Geleceğin yöneticisi ve güvencesidirler. Onların beslenme, barınma ve eğitimi her toplum için çok önemlidir. Her çocuğun eğitimi yaşadığı devlet tarafından sağlanır.
İnsanlığın mutluluğu, dünyamızın güzelleşmesi, çocukların korunmasın, iyi yetişmesine bağlıdır. Barış içinde yaşamak, güzellikleri paylaşmak, eğitimle olur. Dünya Çocuk Günü çocuklar arasında ortak duygular oluşmasını, ulusların barış içinde yaşama özlemlerinin pekişmesini amaçlar. Bu amacın gerçekleşmesi için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1959 yılında daha iyi bir yaşam, mutlu bir çocukluk dönemi için Çocuk Hakları Bildirisi' ni yayınladı.
Ülkemizde çocuklara sağlık hizmeti götürmek amacıyla çocuk hastaneleri açılmıştır. Çocuk yaşta suç işleyenlerin iyiye yöneltilmesi için Çocuk Islahevleri kurulmuştur. Büyük yerleşim merkezlerinde çocuk bahçeleri vardır. Çocukların yararlandığı çocuk kitaplıkları kurulmuştur. Öte yandan anasız, babasız çocukların korunması, bakımı, barındırılması için Çocuk Esirgeme Kurumu ve Yetiştirme Yurtları açılmıştır.
Dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, bütün çocukların mutlu ve sağlıklı olmaları tüm ulusların ortak isteği olmalıdır. Geleceğin büyüğü olan çocuklarımıza gereken özeni gösterelim, sevelim, koruyup eğitelim. Sağlıklı toplumlar ancak bu çalışmalar ile oluşacaktır.
Dünya Çocuk Günü'nde okullarda, sınıflarda günün anlam ve önemi üzerinde durulur. Dünya Çocuk Hakları ve Türk Çocuk Hakları Bildirileri okunur. Bildirilerde belirlenen belli başlı haklar konusunda açıklamalar yapılır.

Dünya Çocuk Günü
Bugün küçüğüz. Ama yarın büyüyeceğiz. Okuyup ailemize. milletimize ve devletimize faydalı insanlar olacağız. Subay, doktor, avukat, öğretmen, hakim, mühendis, memur, tüccar olup, yurdumuza hizmet edeceğiz.
Henüz küçük olduğumuz için, her ihtiyacımızı annemiz ve babamız karşılar. Babamız dışarıdaki ihtiyaçlarımızı karşılar. Annemiz bize bakar, yiyecekleri pişirir, giyeceklerimizi diker ve onarır. Annesiz ve babasız çocuklara "Çocuk Esirgeme Kurumu" bakar.
Bir ülkenin geleceği için, çocuk çok önemlidir. Gelecekte büyüyecek olan bu çocuk, vatanına hizmet edecektir. Ailesine yardımda bulunacaktır. Bunun için, çocukların sağlıklı büyümeleri ve eğitilmeleri gerekir. Ahlaklı, dürüst, vatansever olarak yetiştirilen insanlar, vatanları için bir teminattır.
Cumhuriyet döneminde, yüce Atatürk'ün emriyle, Türk çocuklarının en iyi şekilde yetiştirilmesine çalışıldı. Sağlığına, eğitim ve öğretimine önem verildi. Çocukların okumaları için her kademede okullar açıldı. Çocuk bakım evleri, doğum evleri, çocuk hastaneleri, çocuk yuvaları kuruldu. Yardım kurumları eliyle kimsesiz çocuklara yardım edilmektedir. Okullarımızda çocukların eğitimi ve sağlığı üzerinde çok dikkatlice durulur. Anne, baba ve öğretmenler bizim çok iyi bir insan olarak yetişmemiz için uğraşırlar. Biz de, bu emekleri boşa çıkarmayalım. Çok çalışalım. Büyüklerimizin sözünü dinleyelim. Herkesle iyi geçinelim. Yoksul, kimsesiz arkadaşlarımıza yardım edelim.
Çocukların kıymetini bilen, onlara önem veren milletler, iyi bir neslin yetişmesi için çalışırlar. Okullar, çocuk tiyatroları, çocuk kütüphaneleri, çocuk parkları ve bahçeleri yaparak, çocukların en iyi biçimde yetişmelerini sağlarlar.
Gazete, dergi, kitap, çeşitli çocuk yayınları, çocukların eğitim, öğretim, kültür ve bilgi bakımından gelişmeleri için çıkarılır. Radyo ve televizyonlarda çocuklar ile ilgili programlar düzenlenir.
Atatürk, hiç bir milletin yapmadığını Türk çocukları için yaptı. En büyük bayramımız olan 23 Nisan Milli Egemenlik Bayramı'nı bize armağan etti. Bugün bu bayram, çocuk bayramı olarak kutlanıyor. Vatanımızı düşmandan kurtaran Atatürk, Türk çocuklarından vatansever olmalarını ister. Vatanın bir karış toprağını bile canları pahasına da olsa kimseye vermemesini, gerektiğinde seve seve canlarını vermelerini ister. İyi birer yönetici olarak yurdumuzun yücelmesine ve kalkınmasına yardımcı olmalarını ister.
Çocuklara önem veren milletler, Ekim ayının ilk Pazartesi gününü "Dünya Çocuk Günü" olarak kabul etmişlerdir. Bu günde çocukların iyi yetişmeleri ve korunmaları üzerinde durulur. Kimsesiz çocuklara yardımlar yapılır. Çocukların iyi birer insan olarak yetiştirilmelerine uğraşılır. Irk, dil, din farkı gözetilmeden bu yardım yapılmalıdır.

Dünya Çocuk Hakları Bildirisi

1- Her çocuk bu bildiride belirtilen haklardan yararlanmalıdır. Hiç bir çocuk ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal inanç nedeniyle ayrı tutulamaz.
2- Her çocuk korunacak ve özel bakım görecektir. Çocuğun iyi koşullar altında, zihnen, bedenen gelişmesi sağlanacaktır. Buna ilişkin düzenlemeler yasalarla güvence altına alınacaktır. Bu amaçla hazırlanacak yasalarda çocuk yararına olacak durumlar göz önünde tutulacaktır.
3- Her çocuk doğduğu andan başlayarak isme ve yurttaşlığa hak kazanmalıdır.
4- Çocuk, sosyal güvenlikten yararlanmalıdır. Sağlıklı büyüyüp gelişmesi için gereken her çaba gösterilmelidir.
5- Sakat çocuklar için özel bakım ve eğitim uygulanmalıdır.
6- Çocuktan sevgi esirgenmemelidir. Ailesi olmayan ve yoksul çocuklara özel ilgi gösterilmelidir.
7- İlkokul eğitimi parasız ve zorunlu olarak çocuğa sağlanmalıdır. Çocuklar genel bilgilerini arttıracak, yeteneklerini geliştirecek toplumsal sorumluluklar yüklenecek biçimde eğitilmelidir. Çocuğun eğitiminden sorumlu kişiler eğitime, öğretime ayrı bir özen göstermelidir. Çocuk; bir tür eğitim olan oyun oynamak ve dinlenmek olanaklarına sahip olmalıdır. Yöneticiler çocuklara bunları sağlamalıdır.
8- Sosyal yardım ve korunma konusunda çocuk ilk düşünülen olmalıdır.
9- Çocuk her tür kötülük ve sömürüden korunmalıdır. Çocuk, her ne biçimde olursa olsun alım satım konusu olmamalıdır.
10- Çocuk ırk, din ve insanlar arasındaki ayrılık yaratan baskılardan titizlikle korunmalıdır.

 

Türk Çocuk Hakları Bildirisi

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi'nin ışığı altında Türk Çocuk Hakları Bildirisi hazırlandı. Bu bildiri 28 Haziran 1963 günü UNESCO Türkiye Milli Komisyonu 7. Genel Kurulunda kabul edildi.
1- İyi bakım, iyi yetiştirilme ve çocuğa uygun bir eğitim, her yerde ilgi, sevgi ve yardım görme her Türk çocuğunun hakkıdır. Resmi, özel her kurum, her yurttaş bu çocuk hakkını tanımak, eldeki olanaklarla onu gerçekleştirmek yükümlülüğündedir. Sıkıntı içinde bulunan çocuğun kurtarılmasına öncelik verilir.
2- 16 yaşından önce hiç bir çocuk resmi öğrenimden alıkonularak özel işlerde çalıştırılamaz. Hiç bir şekilde sömürülemez.
3- Her ana baba çocuğuna bakmak, onu bilgili, becerili ve en iyi şekilde yetiştirmekle yükümlüdür. Orta dereceli öğrenime devam etmeyen, edemeyenlerin gerekli bilgi ve becerileri kazanmaları için devlet kurslar açar. Ana babanın yeterli olmadığı durumlarda bu görev çocuğun birinci derece yakın akrabalarına ve devlete düşer.
4- İlköğrenimden sonra orta dereceli okullara devam etmeyenler, edemeyenler için teknik, tarımsal bilgi ve beceri kazandıran kurslar açılması ve bu kurlardan çocukların yararlanması için Milli Eğitim Bakanlığı, Belediye Başkanlığı ve muhtarlar işbirliği yapmakla yükümlüdür.
5- Sakat ve uyumsuz çocukların iyileştirilmeleri, yaşama zorluğu çeken çocukların kurtarılmaları, durumlarına uygun bir meslek için kendi yaşamlarını kazanacak derecede başarılı ve güçlü yetiştirilmeleri ana baba ile birlikte devletin ve bu amaçla kurulmuş örgütlerin ödevidir.
6- Çocuğun korunması ile ilgili yasalar öncelikle hazırlanıp çıkarılmalı, geciktirilmeden uygulanmalıdır.

 

Ahilik Kültür Haftası Genel Açıklama


Anadolu Selçuklu devleti Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun bir parçası olarak bu topraklarda yaklaşık bin yıl önce kurulmuştu. Görüldüğü üzere 1000 yıldır Türkler Anadolu toprakları üzerinde yaşamaktadır.
Türklerin tarihi aslında bin yıl ile sınırlı değildir. Bilinen en eski insanlık tarihine kadar uzanır. Oğuz Hanlığı, Uygur devleti, Göktürk devleti, Hun devleti M.Ö. 4000 yıldan beri, devletini ve kültürünü yaşatmaktadır. Dünyamızda bu süre içerisinde birçok devletler kurulmuş, kültürler yaşamış, bunlardan birçoğu yıkılmış ve kaybolmuşlardır. Türklerin altı binyıldır tarih sahnesinde oluşunun önemli bir sebebi kültür değerlerini korumalarından ileri gelir. Bu kültür değerlerinin özü Ahilik Kültürü biçimine dönüştüğü XI. yüzyıldan sonra yeni bir anlayışla devam eder.
Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, bu konu üzerinde hassasiyetle durmuş ve Vakfımızın tertip ettiği bir Şed Kuşanma töreninde Ahilikle ilgili veciz bir konuşma yapmıştır..(*) Bu konuşmasında, "...bin seneye yakın bir zamandır Anadolu kıtasının sahipleriyiz. Bir büyük medeniyetimizin olduğunu bu medeniyetin birbirinden güzel, birbirini tesiri altında bırakmış hazinelerinin bulunduğunu biliyoruz. Öyle olmasa zaten bu kadar uzun süre bu kıtaya hakim olunamazdı..." demiştir.
Tarih boyunca Türkler daima iyiyi güzeli aramışlar ve bulduklarında da tereddüt etmeden almışlardır. Türklerin İslami yete geçmeden önceki kültür değerleri bile bugün birçok ülkede görülememektedir. Tarihi araştırmalarda o dönemde insan haklarına saygı, kadının toplumdaki saygın yeri, misafirperverlik, bir tehlikeye karşı birlik oluşturmak, dayanışma, yardımlaşma gibi birçok insani değerlerin bugünkü tabiri ile evrensel değerlerin mevcut olduğunu görüyoruz.
Türkler bu değerler ile mücehhez olarak çağın en yüksek medeniyetini kurmuşlardır. Dünyada pek çok dinler, inançlar ile karşılaşan Türkler bazılarını denemişler fakat kendilerine en uygun gelen İslam dinini kabul etmişlerdir. Bu dini seçerken hiçbir zorlama, hiçbir baskı yapılmamış kendi istekleri ile bu yüce dine geçmişlerdir.
Ahilik tüm bu değerleri kaynaştıran ve hayata geçirilmesini sağlayan bir yeniliktir. Türker’in "Rönesans”ıdır.
Ahilik anlayışı, toplumda yaşayan fertleri birbirine yaklaştırmak ve aralarında dayanışma kurulmasını sağlamaktır.
Bir toplumda birlik ve dayanışmayı sağlayan en önemli unsur müşterek değerlerin korunması ile mümkündür. Türklerin Anadolu'da bin yıldan beri varlığını sürdürmelerindeki sır Ahilik anlayışı içerisinde bu değerlere saygı göstermeleridir.
Bu anlayışa göre din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkese eşit muamele yapılmıştır. Bir toplumda sosyal tabakalaşma olabilir. Kimi zengin, kimi fakir olabilir; fakat ikisi arasındaki fark fazla olmamalıdır. Ahlik zenginliğe karşı değildir. Çalışmak ve üretmek, alınteri ile kazanmak Ahilikte bir ahlak kuralıdır. Bunun için herkesin mutlaka bir mesleği ve işi olmalıdır. Ahilik, halkın sırtından geçinenlere, bir köşeye çekilip miskin miskin oturanlara karşıdır.
Ahilikte iş ve meslek ahlakı, kabul edilmesi mecburi kurallar haline gelmiştr. Kendinden önce başkalarını düşünmek ve kollamak, hakkettiğinden fazlasını istememek, kanaat ve tevazu ölçüleri içerisinde "hırs" ve "tama"dan uzaklaşmak, kendi yeteneğine uygun bir işle meşgul olmak, sanatını mutlaka bir 3 üstaddan öğrenmek ve birliğin, beraberliğin korunması için dayanışma içerisinde bulunmak ahiliğin mutlaka uyulması şart olan ahlak kaideleridir. Bu kaideler, Ahileri tekke ve türbelerde çöreklenerek, el açıp halkın kutsal duygularını sömürerek onların sırtından bedave geçinen asalak zümrelerden ayıran farklardır. Ahiler yeniliğe açık insanlar olup, halka sanat, meslek ve genel bilgiler öğretmek için var güçleriyle çalışırlar.
Bu bakımdan Ahiliğin eğitimcilere ışık tutacak önemli özellikleri vardır.
Ahilik sisteminde, işyerinde çalışanlar ile çalıştıranlar arasında pek fark olmadığı gibi aralarında baba-oğul ilişkileri vardır. İşyeri aynı zamanda sanatın ve ahlakın öğretildiği bir okuldur. Burada üretilen mal, belli bir ihtiyacı karşılayacak şekilde kusursuz ve tam olarak üretilir. Emeğin karşılığı çalışanının alınteri kurumadan ödenir. İşyerlerinde çalışan ve çalıştıranlar dayanışma içerisindedir. Bu uygulama emek ve sermaye'nin barışık olduğu bir model oluşturur.
Günümüzde toplam kalite, müşteri beklentileri, tüketici korunması, standart üretim gibi kavramların önemi yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Bugün kaliteli üretim için başvurulan ve Toplam Kalite Yönetimi dediğimiz tedbirlerle tüketicinin daha ucuz, daha kaliteli mal alma imkanı doğmuştur. Ahilik sisteminde bir malın üretimden tüketicinin eline geçene kadar üretimin hersafhası bütün çalışanların sorumluluğu altındadır. Çıraklar, kalfalar ve ustalar hep birlikte malın kalitesinden sorumludur. Ayrıca oto kontrol sistemi ile malın kalitesi sürekli denetlenir. bugün de toplam kalite yönetimi kapsamında kalitede mükemmellik, verimlilik, hatasız üretim, kalite güvenliği, ülke ve uluslararası standartlara uyum, ISO 9001, tüketiciye cevap verme hattı, tüketici tatmini gibi konular henüz yeni yeni işyerlerinde gündeme gelmeye başlamıştır. Üretime katılan her kademedeki personelin eğitimi, işletme içi tüm personelden faydalanma, tam kapasite çalışma gibi tedbirlek yanında işyerinde her türlü üretim ve hizmetlerden işyeri çalışanları sorumlu 4 tutulmaktadır.
Ahilik düşüncesinin kurduğu Ahi Birlikleri'ni batıdaki ve doğudaki benzer teşkilatlardan ayıran özellik, din adamlarının da devlet adamlarının da Ahiler üzerinde herhangi bir etkisinin olmayışıdır. Bunun sonucu olarak Ahilik sivil toplum kuruluşlarının en eski bir modelidir. Ahiler, daima toplum yararına hizmet yapmışlardır.
Bugün görülen bazı sivil toplum kuruluşları gibi halkı bölmemişler, halka ve topluma zararlı faaliyetlerde bulunarak, yalnız kendi üyelerinin menfaatini korumamışlardır. Bugün sivil toplum kavramı, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edilmekte ve resmi otoritenin karşıtı bir örgütlenme olarak algılanmaktadır. Devlete karşı gelmek, devletin kurumlarını tahrip edenlerden yana gözükmek, sırf demokrat gözükmek için bu kurumlara destek vermek Ahiliğe ters düşer.
Devlet olmaz ise sivil toplum kuruluşunun da olamayacağını bilmemek en büyük cehalettir. Sivil toplum kuruluşlarının görevi halkın ihtiyacı ve mutluluğu için devletle beraber devlete yol gösterici olmaktır.
Ahilerin kendi üyeleri ile devlet ve toplumdaki fertler arasındaki ilişkilerde daima "demokratik ve laik" anlayış hakim olmuştur. Ahiler seçmede, seçilmede ve idarede tamamen demokratik bir sistem içinde yaşarlardı. Keyfilik, şahsi ihtiras ve emellere kesinlikle yer verilmezdi. Teşkilatın hak ve adalet ölçülerine riayet ederek toplumda saygın bir yer kazandıkları ve topluma hizmette kusur etmedikleri, devletle halk arasındaki koordinasyonu sağladıkları için, Ahi başkanı devlet başkanının ayağına gitmemiş, devlet başkanı Ahinin ayağına gelmiştir.
Fransa'da, otoriter yapıyı yumuşatmak ve yönetimle vatandaş arasındaki ilişkileri iyileştirmek üzere on beş yıl önce kurulan "Ombudsmanlık" kurumu Avrupa Birliği anlaşmasında ele alınmıştır. Topluluk üyesi ülke vatandaşlarının yeni sisteme entegrasyonunda otorite ile halk arasında doğacak anlaşmazlıklarda arabulucu rolü oynamak, ortaklık kurumları arasında güven ilişkilerini güçlendirmek, ayrıca vatandaşın şikâyetlerini 5 kabul ederek ortaklık kurumlarının demokratik işlemesini sağlamak amacı ile "Avrupa Ombudsmanı" kurulmuştur.
Bu kurum aslında 1809 yılında yöneticiler ve yargıçlar hakkında yasal soruşturma yapmak üzere İsveç'te kurulan Ombudsmanlık kurumunun bir devamıdır. Dünyamızda yaklaşık yüz yıl önce kurulan ve Avrupa Birliği'ne örnek bir kurum olarak yaşatılan, bizim de belki her şeyde olduğu gibi kötü bir taktikçililikle Avrupa'da var diye hemen bu senenin başında ithal ettiğimiz bu kurumun daha orijinalinin yeni yüz yıl önceki Ahilik sisteminde mevcut olduğunu bilmiyoruz.
Almanya'nın kalkınmasında, Sanayi üretim birliklerinin önemli rolü olduğu, bu birliklerin eğitim ve teknik eğitime büyük önem vermelerinden, araştırmalarla elde edilen buluşların üretime uygulanmasından, bankaların bütün kaynakların sanayi emrine verilmesi ve devletin, yönetici yüksek memurlarının bu birlikleri desteklemesi sayesinde Ortaçağ geriliğinden kurtularak kısa zamanda büyük ve zengin bir ülke haline geldiği bilinmektedir. Benzer uygulama Osmanlı'daki Ahi Üretim Birlikleri'ndeki eğitim sistemine, orta sandıklarını sanayi emrinde kredi kuruluşu olarak hizmet verilmesine benzemektedir. Nitekim Almanya'ya Sanayi Birliklerini tetkik için giden bir heyetimizin Alman kalkınmasının sırrının ne olduğuna dair sorusuna bir yetkilinin cevabı "Siz buraya boşuna gelmişsiniz. Eğer dört yüz yıl önceki Osmanlı'daki Ahi Üretim Birliklerini incelemiş olsaydınız, bizim nasıl kalkındığımızı öğrenirdiniz." olmuştur.
Gazeteci Yazar Hasan Pulur'un 21.08.1992 tarihinde Olaylar ve İnsanlar köşesinde "Almanların mesleki eğitim sistemlerine yüzyıl önce, Osmanlı'daki Ahilik sistemini örnek aldıklarını" yazmıştır.
Japon sanayileşmesi, vazife şuur'u ve iş ahlakının samurayların geleneksel değerleri ve Konfüçyüzmin felsefesine dayandırılması sonucu elde edilen başarılarla gerçekleşmiştir.
Japon Sanayi Birlikleri, Alman Sanayi Grupları Birlikleri'nin sistemini alarak kendi gelenekleri ile birleştirmek suretiyle kalkınmışlardır. Aynen Alman Sanayi Birlikleri'nde 6 olduğu gibi gençleri sıkı bir iş disiplini ve güçlü bir ahlak eğitim vererek yetiştirmişlerdir.
Japonya'da işçi işveren arasındaki münasebetler aynı ailenin iki ferdi arasındaki münasebete benzer. Birbirine saygılı ve dayanışma içerisindedirler. İşyerinde tam dürüstlük, ahlaklılık ve özveri ile çalışmak her Japon gencinin ideali olmuştur. Ülkesi için çalışmayı her şeyin üstünde gören bu zihniyet Japon kalkınmasının en önemli dinamiği olmuştur. Bu bilgiler ışığında Japonların kalkınmasında, Ahiliğin temel kaidelerini oluşturan benzer değerler etkili olmuştur diyebiliriz.
Ülkemizde yeni yeni kurumsallaşan Rekabet Kurulu, Patent Enstitüsü, Kosgeb, Reklam Kurulu yanında Ticaret ve Sanayi Odaları, İşçi ve İşveren Sendikaları, Kooperatifler, Esnaf Odaları, Belediye, Bağ-Kur gibi sosyal hizmet veren kurumlar Ahilik sisteminden günümüze yansıyan kuruluşlardır.
2000'li yıllara yaklaştığımız şu günlerde, Ahiliğin ahlak ve çalışmaya ait prensipleri kısaca Ahilik felsefesi, dünyamızda ilerleyen toplumların modeli olacaktır. Bu görüş bir kehanet değildir. Bugün nasıl ki kalkınmış birçok ülkede Ahilik prensiplerinin izlerini görüyorsak, yarın da ilerlemiş toplumların yükselmesinde Ahilik ilkelerinin, önemli rol oynadığı görülecektir.

 

Dünya Konut Günü


Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 1985 tarihinde 13 Ekim gününü Dünya Konut Günü, her yıl Ekim ayının ilk Pazartesi günü kutlanmaktadır.
Bir Dünya Konut Günü ilan etmenin ardındaki temel düşünce ve amaç, hükümetlere, yerel yönetimlere ve genel olarak kamuoyuna insan yerleşimlerini daha iyi bir hale getirmenin ne kadar acil bir sorun olduğunu hatırlatmaktır.

Türkçeye yıllardır resmî olarak, ancak biraz da yanıltıcı bir şekilde, "Dünya Konut Günü" olarak giren "World Habitat Day", aslında salt konut değil, yerleşimlerle ilgili konuların tümünü içermekte ve her yıl bu konu veya sorunlardan birini ana tema seçerek, vurgulamaktadır.
Bu yıl resmî kutlama 6 Ekim 2003 tarihinde Brezilya'nın Rio de Janerio kentinde gerçekleştirilecek ve dünyadaki kentsel su ve kanalizasyon krizine dikkat çekmek amacıyla, bu konular üzerinde yoğunlaşılacaktır.

Birleşmiş Milletlerin insan yerleşimi konularından sorumlu birimi UN-HABİTAT’IN Dünya Kentlerinde Su ve Kanalizasyon başlıklı yeni bir raporuna göre, örneğin sadece Afrika'da, bu kıta nüfusunun yüzde ellisini oluşturan 150 milyon kentli, yeterli sudan yoksun olarak yaşamakta, yaklaşık 180 milyon kişiye ise kanalizasyon hizmeti ulaşmamaktadır ve gerçek durum, resmî istatistiklerin ortaya koyduğu manzaradan çok daha kötü ve vahimdir.
Birleşmiş Milletler, kentlerin temiz su, gerekli kanalizasyon altyapısı ve diğer temel hizmetlerden yoksun çöküntü bölgelerinin dünyada yaşam için en büyük tehdidi oluşturan çevreler olduğunu ifade etmektedir.

Dünya Konut Günü için planlanan diğer etkinlikler arasında uluslararası bir su konferansı, Latin Amerika ve Karaib Kentleri için Su Programı'nın başlatılması ve çöküntü bölgelerindeki koşulları iyileştirmeyi ve en fakir kesimlere yardım etmeyi amaçlayan, yenilikçi projeler bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler, Tüm Üye Ülkeleri 2003 Dünya Konut Günü Etkinliklerine Katılmaya Davet Ediyor
Birleşmiş Milletler, yönetimlerin ve tüm insanların dünyadaki su ve kanalizasyon sorununun kentlerle ilgili temel bir konu olduğu konusunda bilinçlendirilmesi için üye ülke hükümetlerini ve sivil toplumdaki diğer ortakları kendi ülkelerinde etkinlikler düzenlemeye çağırmaktadır.

Ülke Düzeyindeki Etkinlikler için Rehber
2003 Dünya Konut Günü'nün odak noktası, su sağlanması ve kullanımı konularında bilinç geliştirmek amacıyla düzenlenecek olan ülke düzeyindeki etkinlikler olacaktır. Aşağıda hükümetlerin ve ortaklarının bilinçlendirme amacıyla yapacakları kampanyalar için bazı öneriler verilmektedir.
Hükümetler, özellikle gazete, radyo ve televizyonu kullanarak, basın bildirileri, konferanslar, video ve diğer görsel-işitsel desteklerle, yapılan etkinliklere dikkat çekebilir.
Hükümetler, basında çıkacak yazılar, radyo ve televizyonlarda yayınlanacak dokümanter programlar ve bu ortamlarda düzenlenecek politika belirlenmesinde yetkili olan kişilerin, kamu görevlilerinin, meslek adamlarının ve gazetecilerin katılacağı panellerle su temini, kanalizasyon ve drenaj yönetimi konularına dikkat çekebilir. Bilgilendirme kampanyaları ve tiyatro gösterileri de bu sorun ve konularda bilinçlendirme araçları olarak kullanılabilir.
Hükümetler, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları bu özel günden yararlanarak, fakir kesimlere ulaştırılan su ve kanalizasyon hizmetlerindeki somut iyileştirmeleri ortaya koyabilir ve fakir kesimlerin yaşam koşullarını gözle görülür bir şekilde iyileştiren yerel girişimleri saptayarak bunların duyurusunu ve tanıtımını yapabilir ve bunları ödüllendirebilir.
Bilinçlendirmeye katkı ve yerel kurumlarla bir bağlılık duygusu oluşturmak üzere üniversiteler, soruna çözüm bulmaya yönelik tasarım yarışmaları düzenleyebilir, okullarda bu konu üzerine kompozisyon ve resim yarışmaları açılabilir.
Bu günde ayrıca, geliri, yoksul yerleşim kesimlerindeki hizmetlerin iyileştirilmesi amacıyla kullanılacak özel futbol maçları, konserler vb. gibi etkinlikler düzenlenerek kaynak yaratma kampanyaları gerçekleştirilebilir.
Posta idareleri, özel "Dünya Konut Günü pulları" çıkarabilir.
Eğitimden sorumlu resmî kurumlar su konusundan sorumlu bakanlık veya kurumlarla işbirliği yaparak, su konularının okul ders programlarına sokulmasını sağlayabilir.
Kentin farklı mahalle ve kesimleri, yolları ve drenajları temizlemek, çöpleri toplamak yoluyla yaşadıkları çevreyi temizlemek yönünde teşvik edilebilir.

lkemizde konut politikalarının uygulanmasında sektörde tek kamu kuruluşu olarak görev yapan Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ), 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu ile tariflenen görevleri kapsamında yürüttüğü faaliyetleriyle temel olarak, konut ve kentleşmeye ilişikin sorunlara ulusal düzeyde çözüm üretmeyi amaçlamaktadır.

TOKİ, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer alan “konutun bir insan hakkı olduğu” ve Birleşmiş Milletler Habitat Gündeminin ana temalarından olan “herkese yeterli konut” ilkelerini benimseyerek, T.C. Anayasasının Devlete yüklediği görevler ve faaliyetlerini şekillendirmektedir.

Ülkemizde konut ve kentleşme politikalarının üretilmesi ve uygulanması amacıyla TOKİ, 20 yılı aşkın bir süredir, sağlıklı ve yaşanabilir kentsel çevrelerde yeterli ve nitelikli konut üretiminin sağlanması yönünde çalışmalarını sürdürmektedir. İdare, kurulduğu 1984 yılından 2002 yılı sonuna kadar yaklaşık 944 bin konutun üretimine kredi desteği sağlamış ve 43.145 konutu da kendisi üretmiştir.

Ülkemizde TÜİK ve DPT verilerine göre, yenileme tarzında, dönüşüm tarzında ve nitelikli konut üretimi tarzında olmak üzere 2.5 milyon civarında acil konut ihtiyacı olduğu tespit edilmiştir. Bugünkü ekonomik koşullarda fakir, dar gelirli vatandaşlarımızın uygun fiyatlarla nitelikli konut sahibi olmaları mümkün olamamaktadır. Bu da beraberinde kaçak, plansız, niteliksiz yapılaşmayı ve gecekondulaşmayı getirmektedir. Bununla birlikte, ülkemizde konut üretimi açısından bölgesel farklılıklar da görülmekte olup, az gelişmiş bölgelerimizde acil olarak nitelikli konut üretimine ihtiyaç duyulmaktadır.

Ülkemizdeki dar gelirli vatandaşlarımızın konut sorununun çözülememesi ve böylelikle gecekondulaşma eğiliminin artması sebebiyle 58. ve 59. Hükümetler Acil Eylem Planı ve Hükümet Programlarında konut ve kentleşme meselesini birlikte ele alarak ulusal düzeyde “planlı kentleşme ve konut üretimi” programı hazırlanmıştır. Bu program kapsamında;

• Yerel yönetimlerle işbirliği sağlanarak kentlerimizdeki gecekondulaşmanın önlenmesi ve mevcut gecekondu alanlarının dönüştürülmesi ve
• Dar gelirlilerin kira öder gibi ve kısa sürede ev sahibi olmalarının sağlanması hedeflenmiştir. Bu tedbirler ile ekonominin canlandırılması, üretimin arttırılması ve işsizliğin azaltılması da hedeflenmiştir ve bu kapsamdaki görevler TOKİ’ye verilmiştir.

TOKİ, “planlı kentleşme ve konut üretimi” programı kapsamında başlatılan konut seferberliği çalışmaları çerçevesinde, DPT ve TÜİK tarafından 2,5 milyon olduğu tahmin edilen konut ihtiyacının % 5-10 kadarını karşılayarak;

• Alternatif uygulamalarla konut üretiminin belli bir model çerçevesinde gerçekleşmesini sağlayarak, konut piyasasını disipline etmeyi,
• Özel sektörün gitmediği ihtiyaç bölgelerinde konut üretmeyi,
• İhtiyaç sahibi ve alt gelir grubu vatandaşlarımıza ulaşarak, kira öder gibi ve uzun vadelerle ev sahibi olmalarını sağlamayı,
• Belediyelerle işbirliği yaparak gecekondu dönüşümlerini gerçekleştirmeyi, ve böylece, düzenli kentleşmeye katkı yapmayı hedeflemektedir.

Bu hedef doğrultusunda TOKİ tarafından, 350 bin konutluk projeksiyon yapılmış, 2006 sonuna kadar 200 bin, 2007 sonuna kadar ise 250 bin konutun yapımına başlanılması ve büyük bir bölümünün tamamlanması hedeflenmiştir. Bu kapsamda, Mart 2006 tarihi itibariyle, 78 il ve bu illere bağlı 172 ilçede 439 şantiyede toplam 162 bin konutun ihaleleri tamamlanmış ve büyük kısmının inşaatları başlatılmıştır.

Bilinmektedir ki, ülkemizde alt gelir grubu ve yoksulların konut ihtiyacı bulunmakta ve ihtiyaç bulunan az gelişmiş bölgelerde vatandaşlarımızın konut alım gücü bulunmamaktadır. Bununla birlikte, ülkemizdeki en büyük sorunlardan biri olan gecekondulaşmanın önlenmesi için kentsel yenileme ve gecekondu dönüşüm uygulamalarına ağırlık verilmesi gerekmektedir. Bu itibarla, TOKİ uygulamaları içerisinde, mevcut piyasa koşullarında konut sahibi olamayan alt gelir grubu kişilerin barınma sorununa çözümler geliştirilmesi ve bu gruba yönelik sosyal nitelikli konut projeleri üretilmesi öncelik taşımaktadır.

Bu çerçevede, kamu ve özel sektördeki ilgili kurum ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri ve akademik çevrelerle bilgi alışverişi sağlanarak, bir taraftan alt gelir grubuna konut üretimine ve gecekondu dönüşümlerine ilişkin sorunların ortaya konması ve bunlara çözümler geliştirilmesi, diğer taraftan da idaremiz faaliyetlerinin ulusal ve uluslararası düzeyde kamuoyu ile paylaşılarak, mevcut idare uygulamalarının geliştirilmesi için bir değerlendirme ortamının yaratılması düşünülmektedir. Bu amaçla, idaremizce 8–9 Nisan 2006 tarihlerinde, İstanbul’da “Konut Kurultayı” düzenlenecektir.

 

Tüketiciyi Koruma Haftası hakkında genel bilgi

 

Her yıl 14 Ekim Tüm Dünya da Dünya Standartlar Günü olarak kutlanmaktadır
Türk Standartlar Enstitüsünün 19.8.1993 tarihli teklifi üzerine. Millî Eğitim Bakanlığınca her yıl ekim ayının üçüncü haftası. Standartlar Haftası olarak kutlanması kabul edilmiştir.
Bu hafta da;
Türk Standartlar Enstitüsünün kuruluş amaçları ve görevleri,
Standardın ne olduğu ve yararları,
Tüketicinin korunması ve sağladığı yararları,
TSE ve kalite konuları hakkında öğrencilere bilgi verilir
Radyo ve televizyonlarda Türk Standartları Enstitüsü hakkında halk bilgilendirilir.
Hatalı ve bozuk mal alındığında ne yapılması gerektiği açıklanır.
Aldatıcı ve haksız reklâmların zararları anlatılır.
TSE damgası ve garanti belgesinin önemi açıklanır

TÜKETİCİYİ KORUMA (STANDARTLAR) HAFTASI

Belirli bir hizmetin, ihtiyaçları karşılayacak üretimin, ekonomiye ve teknik amaçlara uygun ölçüde üretmek için; özelliklerini belirleme ve tek biçime sokma işlemine "Standardizasyon" denir.

Standardizasyon çalışmaları sonucu ortaya çıkan; belge, doküman veya esere "Standard" adı verilmektedir.

Ülkemizde standardizasyon çalışmaları 1930 yılında başlamış, 1936'da "Standardizasyon dairesi", 1954'de de "Türk Standartları Enstitüsü" kurulmuştur. 18 Aralık 1960 yılında yürürlüğe giren bir yasa ile TSE yeniden oluşturulur ve 16 Mayıs 1985 tarihli 3205 sayılı yasa ile TSE Kurumu bugünkü yapışma kavuşturulur. TSE'nin görevi; her türlü standardizasyonu hazırlamak ya da hazırlatarak, uygun bulduklarım Türk Standartları olarak kabul etmektir.

Standardizasyonun amaçları:

1. Üretimde ve malların değişiminde işgücü, malzeme, güç kaynağı vb. faktörlerde en yüksek düzeyde tasarruf sağlamak.
2. Tatmin edici mal ve hizmet üretimini sağlayarak tüketici çıkarlarım gözetmek.
3. İnsan yaşamının sağlık ve güvenliğini korumak.
4. İlgili grupların, birbirleriyle olan bilgi alışverişini ve anlaşmalarım kolaylaştırmak.

İyi bir tüketici satın aldığı ürünün. TSE veya TSEK markalı yani, Türk Standartlar Enstitüsü Kurumu işareti olmasına dikkat etmelidir.

Ülkemizi gelecekte yönetecek olan çocuklarımızın ve gençlerimizin kalite ve standardizasyon bilinç ve kültürünün oluşması için; Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu'nun aldığı kararla; ilköğretim, lise ve dengi okullarda "Tüketicinin Korunması Kolunun” her yılın "Ekim ayının 3. haftasının "Standartlar Haftası" olarak kutlanmasını, orta öğretim kurumlarının öğretim programlarına "Standardizasyon ve Kalite -1" dersinin seçmeli ders olarak alınması uygun görülmüştür.

Tüketicileri korumak için, Dernek ve Vakıf şeklinde sivil toplum örgütle-ri kurulmuştur. Bu kuruluşlar alışverişlerinde insanları aydınlatmakta ve tüketici haklarım korumaktadırlar.

TSE'nin Görevleri

1. Her türlü standardı hazırlamak ve hazırlatmak.
2. Enstitü bünyesinde veya hariçte hazırlanan standartları tetkik ve uygun bulduğu takdirde Türk Standartları olarak kabul etmek.
3. Kabul edilen standartları yayınlamak ve ihtiyarî olara uygulanmalarım teşvik, etmek, zorunlu olarak yürürlüğe konmalarında fayda görülenleri ilgili bakanlığın onayına sunmak.
4. Özel ve resmi sektörün talebi üzerine standartları ve projelerini hazırlamak ve mütalaa vermek,
5. Standartlar konusunda her türlü bilimsel ve teknik incelemelerle araştırmalarda bulunmak, yabancı memleketlerdeki benzeri çalışmaları takip etmek, uluslararası ve yabancı standart kurumları ile ilişkiler kurmak ve bunlarla işbirliğinde bulunmak.
6. Üniversiteler ve diğer bilimsel, teknik kurum ve kuruluşlarla işbirliği sağlamak, standardizasyon konularında yayın yapmak, ulusal ve uluslararası standartlardan arşivler meydana getirmek ve ilgililerin faydalanmalarına sunmak.
7. Standartlarla ilgili araştırma maksadıyla ve ihtiyarî standartların uygulanmasında kontrol için laboratuarlar kurmak, resmî veya özel sektörün talep edeceği teknik çalışmaları yapmak ve rapor vermek.
8. Yurtta standart işlerini yerleştirmek ve geliştirmek için elemanlar yetiştirmek ve bu maksatla kurslar açmak, seminerler düzenlemek.
9. Standartlara uygun ve kaliteli üretimi teşvik edecek her türlü çalışmaları yapmak ve bunlarla ilgili belgeleri düzenlemek,
10. Metroloji ve kalibrasyon ile ilgili araştırma ve geliştirme çalışmaları yapmak ve gerekli laboratuarları kurmak.

 

Standartların Ve TSE Markalarının Yararları

Üreticiye Sağladığı Yararlar:
1. Belirli bir plan ve programa göre üretim yapılmasına yardımcı olur.
2. Uygun kalitede seri üretime olanak sağlar.
3. Standartlar sayesinde kayıp ve artıklar en az düzeye iner.
4. Verimlilik artırılır. Depolamayı kolaylaştırır, stokların azalmasını sağlar.
5. Taşımayı ucuzlatır ve kolaylaştırır.
6. Maliyeti düşürür.

Tüketiciye Sağladığı Yararlar:
1. Tüketicinin can ve mal güvenliğin korur.
2. Standart mallar, tüketiciye karşılaştırma ve seçim kolaylığı sağlar.
3. Standart, sipariş ve alım işlerini kolaylaştırır, alıcıların fiyat ve kalite yönünden aldanmalarım önler.
4. Ucuzluğa yol açar.
5. Ruh sağlığını korur, stresi önler.

Ekonomiye Sağladığı Yararlar:
1. Standartlar, ulusal sanayi belirli hedeflere yöneltebilir.
2. Ulusal üretimin kalite bakımından gelişmesine yardımcı olur. ,
3. Ulusal ekonomide arz ve talebin dengelenmesine yardım eder.
4. Dağıtım masraflarını azaltır.
5. İhracatta üstünlük sağlar.
6. Ulusal karakterde bir sanayinin kurulmasında ve gelişmesinde öncülük yapar.
7. Yan sanayi dallarının kurulmasını ve gelişmesini sağlar.


İyi Bir Tüketici Nelere Dikkat Etmelidir?
a) Bir ürünü satın alırken, o ürünün TSE ya da TSEK markalarını taşıyıp taşımadığını kontrol etmeli; bu markaları taşımayan ürünler tercih edilmemelidir.
b) Tüketici, ne istediğini bilmelidir.
c) Elde edilen mal ve hizmetlerin nasıl kullanılacağını bilmelidir.
d) Bilinçli bir alıcı olmalıdır.
e) Parasal açıdan günübirlik değil, uzun vadeli bir planlama yapılmalıdır.

Alışverişte Aldanmamanın Yolları

a) Alışveriş Öncesi:
1. Parasal açıdan plan yapın, ihtiyacınızı belirleyin.
2. Alışverişi aceleye getirmeyin, son ana bırakmayın.
3. Alışverişe çıkmadan önce bir liste yapın, öncelik sırasına göre alışverişinizi yapın.
4. Aldatıcı reklâmlara kanmayın.
5. Piyasaya yeni çıkan marka ve model hakkında araştırma ve soruşturma yapın.

b) Alışveriş Sırasında:
1. Alışveriş yaparken bilinçli ve dikkatli davranın.
2. TSE markalı malları tercih edin.
3. İlk girdiğiniz yerden alışverişinizi hemen yapmayın, iyi bir piyasa araştırması yapın.
Çünkü aynı mal farklı fiyatla satılabilir.
4. Almaya karar verdiğiniz malın etiketini mutlaka okuyun.
5. İhtiyacınıza en iyi cevabı verecek malı tercih edin.
6. Ambalajsız gıda maddelerini almayın.
7. İlaç ve gıda ürünlerinin son kullanma tarihlerine mutlaka bakın.
8. Dayanıklı tüketim malları alınırken, üretici firmanın yaygın ve etkin bir servis ağma sahip olup olmadığım araştırın.
9. Tamiri mümkün olmayan, yedek parçası bulunmayan ürünleri almaktan kaçının.
10. Dayanıklı tüketim mallarının garanti belgesine, tanıtmalığına dikkat edin. Malı alırsanız belgeyi firmaya onaylattırın. Garanti belgesinin içeriğini kontrol edin.
11. Üreticisi belli olmayan ürünleri almayın.
12. Aldığınız ürünü mağazada mutlaka kontrol edin. Hatalı ürünse hemen orada değiştirin.
13. Zorunlu olmadıkça hiç tanımadığınız kişilerden alış veriş yapmamağa çalışın.
14. "Almazsanız almayın, biz ürün tanıtımı yapacağız." diye evinize kadar gelen satıcılara itibar etmeyin.
15. İndirimli satışlardan alış veriş yaparken ürünün defolu veya bozuk olmamasına dikkat edin.
16. Ürünün modeli hakkında bilgi ediniri.

c) Alışveriş Sonrası:
1. Dayanıklı tüketim mallarım kullanmadan önce "kullanma kitapçığım mutla-ka okuyun.
2. Satıcıdan aldığınız makbuzları, faturaları, garanti belgesini kesinlikle saklayın.
3. Ürününüz bozuk ya da hatalı çıkarsa şikayetçi olmaktan çekinmeyin.
4. Kalitesiz malı, uğradığınız haksızlığı sineye çekmeyin. İlgili kuruluşlara haber verin. Basın organlarındaki tüketici köşelerine durumu bildirin.
5. Sonuca ulaşmak için kararlı olun.


(TSE), özel hukuk hükümlerine göre yönetilen ve tüzel kişiliği olan, başbakanlığa bağlı kamu kuruluşudur.

25 Eylül 1954'te Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) bünyesinde oluşturulan TSE 18 Kasım 1960'taki 132 sayılı kuruluş yasasıyla TOBB'den ayrıldı. TSE'nin kuruluş yasası son olarak 16 Mayıs 1985'te 3205 sayılı yasayla değiştirildi.

TSE'nin amacı her türlü mal ve hizmetin standartlarını belirlemek, bu standartlara uyulmasını sağlamaktır. TSE bu amaçla araştırmalar yürütür, yayınlar gerçekleştirir ve uluslararası kurumlarla işbirliği içinde çalışır. Türkiye'de yalnızca TSE tarafından kabul edilen standartlar "Türk Standardı" adını alır. Bu standartlara uyulması, ilgili bakanlığın onayı ile zorunlu kılınabilir. TSE mali, yönetsel ve teknik bakımlardan Yüksek Denetleme Kurulu'nun denetimine bağlıdır.

Enstitü başkanı kuruluşun üyeleri arasından Genel Kurul'ca üç yıl için seçilir ve Yönetim Kurulu'na da başkanlık eder. Her yıl mayısta olağan toplanan Genel Kurul, TSE'nin en yüksek karar organıdır. Teknik Kurul, TSE'nin hazırladığı standartları kabul eder ve bunlardan uyulması zorunlu olanları belirler. TSE'nin yürütme organı olan Yönetim Kurulu bir başkan ve dört üyeden oluşur; bu kurul bütçeyi, çalışma programını, tüzük taşanlarını, yönetmelikleri hazırlayarak Genel Kurul'a sunar ve genel sekreteri atar. Denetleme Kurulu enstitünün hesaplarını ve ilgili işlemlerini denetler; bu organın üyeleri de Genel Kurul üyeleri arasından seçilir. TSE'nin uzmanlık kurullarım hazırlık grupları, özel daimi komiteler ve teknik komiteler oluşturur; ana hizmet birimleri ise Standart Hazırlama Dairesi Başkanlığı, Kalite Kontrol ve Belgelendirme Dairesi Başkanlığı, Laboratuarlar Dairesi Başkanlığı ve Planlama Dairesi Başkanlığı'dır.
Ana Britannica-Cilt 21

 

Dünya Gıda Günü hakkında genel bilgi

 

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 16 Ekim'i Dünya Gıda Günü olarak kabul etti. Dünya Gıda Günü'nde Birleşmiş Milletlere üye ülkelerde açlık, gıda üretimi ve tüketimi gibi konular incelenir. Beslenme üzerinde durulur. Ülkemizde her yıl 16 Ekim günü gazete ve dergilerde konuya ilişkin yazılar yayınlanır. Radyo ve televizyonda konuşmalar yapılır. Okullarımızda beslenmenin, dengeli beslenmenin önem ve gereği anlatılır.
Beslenmek için aldığımız ; hayvansal, bitkisel, madensel maddelere besin denir. Dünyada üretilen gıda maddeleri artan nüfusa yeterli olmamaktadır. Besin maddeleri üretiminin az olduğu yoksul ülkelerde açlık ve yetersiz beslenme sorunu vardır. Açlık, yetersiz beslenme, bedenin gerekli ölçü ve türde besin alamamasıdır. Açlık ve yetersiz beslenme konusu tüm ulusların ortak sorunudur. Bu soruna dikkati çekmek, çözüm yolları bulmak amacı ile her yıl Birleşmiş Milletler'e üye tüm ülkelerde toplantılar düzenlenir. Toplantılardaki araştırma ve inceleme sonuçları dünya kamu oyuna duyurulur.
Yetersiz ve dengesiz beslenme sorunlarının nedenleri, besin üretim ve dağılımının yetersizliği, bilgisizlik, hızlı nüfus artışı, ekonomik güçsüzlük ve çevre sağlığının bozulmasıdır. Yapılan hesaplara göre dünyada yaklaşık 450 milyon insan yetersiz beslenmektedir. Sadece bu sayı bile dünyamızın en büyük ve en önemli sorununun açlık olduğunu gösteriyor. Dünyanın pek çok yerinde insanlar, açlıktan ölmekte, iyi beslenemedikleri için hasta olmaktadırlar.
Ülkemizde besin üretimi, artan nüfusun gereksinmesini karşılamaktadır. Besin tüketimimiz ile üretimimiz arasında bir denge vardır. Türkiye, yeryüzünde besin maddeleri üretiminde kendi kendine yeterli yedi ülkeden biridir. Ancak yurdumuzda üretilen besin maddeleri iyi değerlendirilmiyor. Besin maddelerinden gereği gibi yararlanılmıyor. Üretilen besinler ülkemizde düzenli olarak dağıtılamıyor.
Halkımızın iyi ve yeterli besin alması amacıyla Milli Gıda Yüksek Kurulu adında bir örgüt kurulmuştur.

Kurulun başlıca görevleri şöyle belirlenmiştir. :
· Besin maddelerinin üretim ve tüketim sorunlarını araştırmak.
· Beslenme sorunlarının çözümleri için öneriler saptamak.
· Konuya ilişkin yasal düzenlemeleri incelemek.

Büyük kentlerimizde yapılan bir araştırma sonucuna göre besin maddelerinin onda biri çöplüklere atılmaktadır. Atılan besin maddelerinin başında genelde tahıl ürünleri gelmektedir. Bu savurganlığın önlenmesi için üstümüze düşen görevleri yapmalı, savurganlığın bu türüne de karşı çıkmalıyız. Yakınlarımızı bu konuda sürekli uyaralım.
Başlıca besinlerimiz sebze, meyve, et, ekmek, yağ, tuz, süt, su, yumurtadır. Besinlerin bir bölümü vücudumuz için gerekli olan ısı ve enerjiyi sağlar. Bunlar şekerli maddeler ve yağlardır. Bir bölümü organlarımızı onarır, büyümemizi etkiler. Bunlar süt, yumurta, baklagiller gibi proteinlerdir. Vitaminler ise vücudumuzu hastalıklardan korur. Vitaminler daha çok meyve ve sebzelerde bulunur.

Beslenme Kuralları

En iyi beslenme, dengeli beslenmedir. Dengeli beslenme vücudumuza gerekli yiyecek ve içeceklerin yeterli ölçüde ve türde alınmasıdır. İnsanlar ne çok, ne az yemeli, yeteri kadar besin almalıdır.
Aşağıda sıralanan beslenme kurallarını titizlikle uygularsak beslenmeden beklenen yararı sağlamış oluruz.
1. Yararlı değişik besinler almalıyız. Vücudumuz için yararlı olmayan besinleri almaktan kaçınmalıyız. Aldığımız besinlerin değişik besin olmasına özen göstermeliyiz. Yiyeceklerimizi temiz, taze ve bize en çok yararlı olanlar arasından seçmeliyiz. Sokaklarda üstü açık, temizlik kurallarına uyulmadan hazırlanan ve satılan yiyecekleri almamalıyız.
2. Beslenmemiz belirli bir düzen içinde olmalıdır. Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri belirli saatlerde, düzenli olarak yenmelidir. Özellikle sabah kahvaltısı unutulmamalı, günlük çalışmamızın verimli olması için sabah kahvaltısına ayrı bir özen gösterilmelidir.
Yiyecekler arasından sevip sevmeme ayrımı yapılmamalıdır.
3. Lokmaları iyice çiğnedikten sonra yutmalıyız. Çiğnenmeden yutulan lokmalar sindirim organlarından mideyi yorar. İyi sindirilmez. Beslenmeden beklenen yararlar da sağlanmamış olur.
4. Yemekten sonra dişlerimizi fırçalamalıyız. Böylelikle diş etlerine daha çok kan gelmesi, dişlerin beslenmesi, dişlerin çürümesinin önlenmesi, canlı tutulması sağlanır.

Sofrada Nelere Dikkat Etmeliyiz

* Sofraya oturmadan önce ellerimizi yıkamalıyız.
* Evimizde, okulumuzda beslenme saatinde, konuk olduğumuz evde, lokantada başkalarının iştahını kaçırıcı söz ve davranışlardan kaçınmalıyız.
* Sofraya birlikte oturmalıyız, yemeğe birlikte başlamalıyız.
* Yemek yerken lokmaları ağzımız kapalı çiğnemeliyiz.
* Lokmaları iyice çiğnedikten sonra yutmalıyız.
* Yiyecekleri dişimizle değil, bıçakla kesmeliyiz.
* Yemeğin sonunda yemeği hazırlayanlara teşekkür etmeliyiz.

 

Standartlar Haftası

 

Her yıl 14 Ekim Tüm Dünya da Dünya Standartlar Günü olarak kutlanmaktadır
Türk Standartlar Enstitüsünün 19.8.1993 tarihli teklifi üzerine. Millî Eğitim Bakanlığınca her yıl ekim ayının üçüncü haftası. Standartlar Haftası olarak kutlanması kabul edilmiştir.
Bu hafta da;
Türk Standartlar Enstitüsünün kuruluş amaçları ve görevleri,
Standardın ne olduğu ve yararları,
Tüketicinin korunması ve sağladığı yararları,
TSE ve kalite konuları hakkında öğrencilere bilgi verilir
Radyo ve televizyonlarda Türk Standartları Enstitüsü hakkında halk bilgilendirilir.
Hatalı ve bozuk mal alındığında ne yapılması gerektiği açıklanır.
Aldatıcı ve haksız reklâmların zararları anlatılır.
TSE damgası ve garanti belgesinin önemi açıklanır

TÜKETİCİYİ KORUMA (STANDARTLAR) HAFTASI

Belirli bir hizmetin, ihtiyaçları karşılayacak üretimin, ekonomiye ve teknik amaçlara uygun ölçüde üretmek için; özelliklerini belirleme ve tek biçime sokma işlemine "Standardizasyon" denir.

Standardizasyon çalışmaları sonucu ortaya çıkan; belge, doküman veya esere "Standard" adı verilmektedir.

Ülkemizde standardizasyon çalışmaları 1930 yılında başlamış, 1936'da "Standardizasyon dairesi", 1954'de de "Türk Standartları Enstitüsü" kurulmuştur. 18 Aralık 1960 yılında yürürlüğe giren bir yasa ile TSE yeniden oluşturulur ve 16 Mayıs 1985 tarihli 3205 sayılı yasa ile TSE Kurumu bugünkü yapışma kavuşturulur. TSE'nin görevi; her türlü standardizasyonu hazırlamak ya da hazırlatarak, uygun bulduklarım Türk Standartları olarak kabul etmektir.

Standardizasyonun amaçları:

1. Üretimde ve malların değişiminde işgücü, malzeme, güç kaynağı vb. faktörlerde en yüksek düzeyde tasarruf sağlamak.
2. Tatmin edici mal ve hizmet üretimini sağlayarak tüketici çıkarlarım gözetmek.
3. İnsan yaşamının sağlık ve güvenliğini korumak.
4. İlgili grupların, birbirleriyle olan bilgi alışverişini ve anlaşmalarım kolaylaştırmak.

İyi bir tüketici satın aldığı ürünün. TSE veya TSEK markalı yani, Türk Standartlar Enstitüsü Kurumu işareti olmasına dikkat etmelidir.

Ülkemizi gelecekte yönetecek olan çocuklarımızın ve gençlerimizin kalite ve standardizasyon bilinç ve kültürünün oluşması için; Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu'nun aldığı kararla; ilköğretim, lise ve dengi okullarda "Tüketicinin Korunması Kolunun” her yılın "Ekim ayının 3. haftasının "Standartlar Haftası" olarak kutlanmasını, orta öğretim kurumlarının öğretim programlarına "Standardizasyon ve Kalite -1" dersinin seçmeli ders olarak alınması uygun görülmüştür.

Tüketicileri korumak için, Dernek ve Vakıf şeklinde sivil toplum örgütle-ri kurulmuştur. Bu kuruluşlar alışverişlerinde insanları aydınlatmakta ve tüketici haklarım korumaktadırlar.

TSE'nin Görevleri

1. Her türlü standardı hazırlamak ve hazırlatmak.
2. Enstitü bünyesinde veya hariçte hazırlanan standartları tetkik ve uygun bulduğu takdirde Türk Standartları olarak kabul etmek.
3. Kabul edilen standartları yayınlamak ve ihtiyarî olara uygulanmalarım teşvik, etmek, zorunlu olarak yürürlüğe konmalarında fayda görülenleri ilgili bakanlığın onayına sunmak.
4. Özel ve resmi sektörün talebi üzerine standartları ve projelerini hazırlamak ve mütalaa vermek,
5. Standartlar konusunda her türlü bilimsel ve teknik incelemelerle araştırmalarda bulunmak, yabancı memleketlerdeki benzeri çalışmaları takip etmek, uluslararası ve yabancı standart kurumları ile ilişkiler kurmak ve bunlarla işbirliğinde bulunmak.
6. Üniversiteler ve diğer bilimsel, teknik kurum ve kuruluşlarla işbirliği sağlamak, standardizasyon konularında yayın yapmak, ulusal ve uluslararası standartlardan arşivler meydana getirmek ve ilgililerin faydalanmalarına sunmak.
7. Standartlarla ilgili araştırma maksadıyla ve ihtiyarî standartların uygulanmasında kontrol için laboratuarlar kurmak, resmî veya özel sektörün talep edeceği teknik çalışmaları yapmak ve rapor vermek.
8. Yurtta standart işlerini yerleştirmek ve geliştirmek için elemanlar yetiştirmek ve bu maksatla kurslar açmak, seminerler düzenlemek.
9. Standartlara uygun ve kaliteli üretimi teşvik edecek her türlü çalışmaları yapmak ve bunlarla ilgili belgeleri düzenlemek,
10. Metroloji ve kalibrasyon ile ilgili araştırma ve geliştirme çalışmaları yapmak ve gerekli laboratuarları kurmak.

 

Standartların Ve TSE Markalarının Yararları

Üreticiye Sağladığı Yararlar:
1. Belirli bir plan ve programa göre üretim yapılmasına yardımcı olur.
2. Uygun kalitede seri üretime olanak sağlar.
3. Standartlar sayesinde kayıp ve artıklar en az düzeye iner.
4. Verimlilik artırılır. Depolamayı kolaylaştırır, stokların azalmasını sağlar.
5. Taşımayı ucuzlatır ve kolaylaştırır.
6. Maliyeti düşürür.

Tüketiciye Sağladığı Yararlar:
1. Tüketicinin can ve mal güvenliğin korur.
2. Standart mallar, tüketiciye karşılaştırma ve seçim kolaylığı sağlar.
3. Standart, sipariş ve alım işlerini kolaylaştırır, alıcıların fiyat ve kalite yönünden aldanmalarım önler.
4. Ucuzluğa yol açar.
5. Ruh sağlığını korur, stresi önler.

Ekonomiye Sağladığı Yararlar:
1. Standartlar, ulusal sanayi belirli hedeflere yöneltebilir.
2. Ulusal üretimin kalite bakımından gelişmesine yardımcı olur. ,
3. Ulusal ekonomide arz ve talebin dengelenmesine yardım eder.
4. Dağıtım masraflarını azaltır.
5. İhracatta üstünlük sağlar.
6. Ulusal karakterde bir sanayinin kurulmasında ve gelişmesinde öncülük yapar.
7. Yan sanayi dallarının kurulmasını ve gelişmesini sağlar.


İyi Bir Tüketici Nelere Dikkat Etmelidir?
a) Bir ürünü satın alırken, o ürünün TSE ya da TSEK markalarını taşıyıp taşımadığını kontrol etmeli; bu markaları taşımayan ürünler tercih edilmemelidir.
b) Tüketici, ne istediğini bilmelidir.
c) Elde edilen mal ve hizmetlerin nasıl kullanılacağını bilmelidir.
d) Bilinçli bir alıcı olmalıdır.
e) Parasal açıdan günübirlik değil, uzun vadeli bir planlama yapılmalıdır.

Alışverişte Aldanmamanın Yolları

a) Alışveriş Öncesi:
1. Parasal açıdan plan yapın, ihtiyacınızı belirleyin.
2. Alışverişi aceleye getirmeyin, son ana bırakmayın.
3. Alışverişe çıkmadan önce bir liste yapın, öncelik sırasına göre alışverişinizi yapın.
4. Aldatıcı reklâmlara kanmayın.
5. Piyasaya yeni çıkan marka ve model hakkında araştırma ve soruşturma yapın.

b) Alışveriş Sırasında:
1. Alışveriş yaparken bilinçli ve dikkatli davranın.
2. TSE markalı malları tercih edin.
3. İlk girdiğiniz yerden alışverişinizi hemen yapmayın, iyi bir piyasa araştırması yapın.
Çünkü aynı mal farklı fiyatla satılabilir.
4. Almaya karar verdiğiniz malın etiketini mutlaka okuyun.
5. İhtiyacınıza en iyi cevabı verecek malı tercih edin.
6. Ambalajsız gıda maddelerini almayın.
7. İlaç ve gıda ürünlerinin son kullanma tarihlerine mutlaka bakın.
8. Dayanıklı tüketim malları alınırken, üretici firmanın yaygın ve etkin bir servis ağma sahip olup olmadığım araştırın.
9. Tamiri mümkün olmayan, yedek parçası bulunmayan ürünleri almaktan kaçının.
10. Dayanıklı tüketim mallarının garanti belgesine, tanıtmalığına dikkat edin. Malı alırsanız belgeyi firmaya onaylattırın. Garanti belgesinin içeriğini kontrol edin.
11. Üreticisi belli olmayan ürünleri almayın.
12. Aldığınız ürünü mağazada mutlaka kontrol edin. Hatalı ürünse hemen orada değiştirin.
13. Zorunlu olmadıkça hiç tanımadığınız kişilerden alış veriş yapmamağa çalışın.
14. "Almazsanız almayın, biz ürün tanıtımı yapacağız." diye evinize kadar gelen satıcılara itibar etmeyin.
15. İndirimli satışlardan alış veriş yaparken ürünün defolu veya bozuk olmamasına dikkat edin.
16. Ürünün modeli hakkında bilgi ediniri.

c) Alışveriş Sonrası:
1. Dayanıklı tüketim mallarım kullanmadan önce "kullanma kitapçığım mutla-ka okuyun.
2. Satıcıdan aldığınız makbuzları, faturaları, garanti belgesini kesinlikle saklayın.
3. Ürününüz bozuk ya da hatalı çıkarsa şikayetçi olmaktan çekinmeyin.
4. Kalitesiz malı, uğradığınız haksızlığı sineye çekmeyin. İlgili kuruluşlara haber verin. Basın organlarındaki tüketici köşelerine durumu bildirin.
5. Sonuca ulaşmak için kararlı olun.


(TSE), özel hukuk hükümlerine göre yönetilen ve tüzel kişiliği olan, başbakanlığa bağlı kamu kuruluşudur.

25 Eylül 1954'te Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) bünyesinde oluşturulan TSE 18 Kasım 1960'taki 132 sayılı kuruluş yasasıyla TOBB'den ayrıldı. TSE'nin kuruluş yasası son olarak 16 Mayıs 1985'te 3205 sayılı yasayla değiştirildi.

TSE'nin amacı her türlü mal ve hizmetin standartlarını belirlemek, bu standartlara uyulmasını sağlamaktır. TSE bu amaçla araştırmalar yürütür, yayınlar gerçekleştirir ve uluslararası kurumlarla işbirliği içinde çalışır. Türkiye'de yalnızca TSE tarafından kabul edilen standartlar "Türk Standardı" adını alır. Bu standartlara uyulması, ilgili bakanlığın onayı ile zorunlu kılınabilir. TSE mali, yönetsel ve teknik bakımlardan Yüksek Denetleme Kurulu'nun denetimine bağlıdır.

Enstitü başkanı kuruluşun üyeleri arasından Genel Kurul'ca üç yıl için seçilir ve Yönetim Kurulu'na da başkanlık eder. Her yıl mayısta olağan toplanan Genel Kurul, TSE'nin en yüksek karar organıdır. Teknik Kurul, TSE'nin hazırladığı standartları kabul eder ve bunlardan uyulması zorunlu olanları belirler. TSE'nin yürütme organı olan Yönetim Kurulu bir başkan ve dört üyeden oluşur; bu kurul bütçeyi, çalışma programını, tüzük taşanlarını, yönetmelikleri hazırlayarak Genel Kurul'a sunar ve genel sekreteri atar. Denetleme Kurulu enstitünün hesaplarını ve ilgili işlemlerini denetler; bu organın üyeleri de Genel Kurul üyeleri arasından seçilir. TSE'nin uzmanlık kurullarım hazırlık grupları, özel daimi komiteler ve teknik komiteler oluşturur; ana hizmet birimleri ise Standart Hazırlama Dairesi Başkanlığı, Kalite Kontrol ve Belgelendirme Dairesi Başkanlığı, Laboratuarlar Dairesi Başkanlığı ve Planlama Dairesi Başkanlığı'dır.
Ana Britannica-Cilt 21

 

Birleşmiş Milletler Günü hakkında genel açıklama

 

24 Ekim 1945 Birleşmiş Milletler Örgütünün Kuruluş Tarihidir. Örgüte üye tüm ülkelerde 24 Ekim, Birleşmiş Milletler Günü olarak kutlanır. Birleşmiş Milletler Örgütü evrensel barışı, uluslar arasında güvenliği ve dayanışmayı sağlamak amacıyla kurulmuştur. Uluslararası en büyük kuruluştur. Bugün Birleşmiş Milletler'in 176 üyesi vardır. Bu sayı gün geçtikçe artmaktadır.
24 Ekim günü kuruluşa üye ülkelerin gazete, dergi, radyo ve televizyonları Birleşmiş Milletler'le ilgili yayınlar yapar. Okullarda Birleşmiş Milletler'in kuruluş amacı, organları tanıtılır, çalışmaları, çabaları anlatılır.
Tarih boyunca uluslararasında anlaşmazlıklar hep süregelmiş, sonunda çoğu zaman savaşlar olmuştur. Savaşlar uluslararası anlaşmazlıklara çözüm getirmemektedir.
Uluslararası en büyük savaşlardan ilki Birinci Dünya Savaşı dır. Bu savaşta ülkeler ikiye ayrıldı. Dört yıl süren bu savaş sonunda birçok insan öldü. Çocuklar yetim, öksüz kaldı. Ülkeler kana bulandı.
Savaş sonunda ülkelerin endüstri, tarım, ulaştırma gibi gelir kaynaklarında büyük azalmalar oldu. Ülkelerde yokluk ve açlık yaygın duruma geldi. Bu acı görüntüyü gözleyenler uluslararası sorunların ancak barışçı yollarla çözümlenmesi gerektiğine inandılar. Bunun için aralarında 28 Nisan 1919'da Milletler Cemiyeti Antlaşmasını imzalayarak Milletler Cemiyeti'ni kurdular. Milletler Cemiyeti'nin az üyesi olduğundan önemsenmedi, gelişmedi. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması Milletler Cemiyeti'nce engellenemedi. İkinci Dünya Savaşı sürerken 26 ülkenin temsilcileri Amerika'nın San Fransisko kentinde toplanıp insanlığı savaşların yıkımından korumak için karar aldılar. Ortak bir bildiri yayınladılar. Birleşmiş Milletler Yasası hazırlandı. Yasanın onaylanması ile 24 Ekim 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Örgütü kuruldu.
Birleşmiş Milletlerin amaçlarını bağlı olduğu ilke ve hedefleri belirleyen antlaşma 111 maddeden oluşur. Türkiye bu antlaşmayı 15 Ağustos 1945 tarih ve 4801 sayılı yasa uyarınca 28 Eylül 1945 günü onaylamıştır.
Birleşmiş Milletler tanımak için örgütün kuruluşunu, amaçlarını, ilkelerini, çalışma organlarını yakından inceleyelim.

Birleşmiş Milletlerin Amaçları :
· Uluslararası barış ve güvenliği sürdürmek.
· Ülkeler arasında iyi ilişkileri pekiştirmek.
· Uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel işbirliğini sağlamak.
· İnsanlık sorunlarının çözümünde, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesinde birlikte çalışmalar yapmak.

Birleşmiş Milletler Örgütüne Yardımcı Kuruluşlar
UNESCO : Birleşmiş Milletler Örgütü'ne üye ülkelerin bilim, kültür ve sanat alanındaki çalışmalarına yardımcı olur.
FAO : Uluslararası besin örgütüdür. Yoksul ülkelere gerekli besin yardımı yapılmasında öncülük eder.
UNRA : Yurdundan ayrılıp başka ülkelere göç edenlerin sorunları ile ilgilenir. Göçmenlere yardımcı olur.
WHO : Dünyada sağlık problemlerinin çözümü için çalışır.
ILO : Uluslar arası iş güvenliği konularında birliğin sağlanmasına yardımcı olur.
UNICEF : Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu'nun kısaltılmış adıdır. Amacı yeni doğan, büyümekte olan çocukların, gençlerin sorunları ile ilgilenmektir.

Birleşmiş Milletlerin Ana Organları
Birleşmiş Milletler Örgütü yukarıda sayılan amaçlara ulaşmak için ana organlar oluşturmuştur. Bu organların başlıcaları şunlardır: Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Uluslararası Adalet Divanı, Genel Sekreterlik.
Genel Kurul :
Üye devletlerden oluşur. Her üyenin Genel Kuruldaki temsilcileri beş kişiden çok olamaz. Genel Kurulun Görevleri Şunlardır;
· Silahsızlanma ve silah denetimi konusunda önerilerde bulunmak.
· Barış ve güvenliği etkileyecek görüşmeler yapmak, her konuda önerilerde bulunmak.
· Ülkeler arasındaki iyi ilişkileri bozucu sorunların, barışçı yollarla çözümü için önerilerde bulunmak.

Güvenlik Konseyi :
Siyasal alanda bir yürütme organıdır. 11 üyesi olan bu kurulun görevleri şunlardır ;
· Birleşmiş Milletler'in amaç ve ilkelerine uygun biçimde barış ve güvenliği korumak.
· Uluslararası bir anlaşmazlığa yol açabilecek her türlü çekişmeli durumu soruşturmak.
· Uluslararasında çekişmeli konularda anlaşma koşullarını önermek.
· Silahlanmayı denetleyecek planlar hazırlamak.
· Barışa karşı bir tehlike veya saldırı olup olmadığını araştırarak, izlenecek yolu önermek.
· Saldırganlara karşı askeri birlikler kurularak önlemler almak.

Ekonomik ve Sosyal Konsey :
Genel kurulca seçilen 27 üyeden oluşur. Üyelikleri sona erenler yeniden seçilebilirler. Başlıca görevleri şunlardır ;
Birleşmiş Milletler'in ekonomik ve sosyal çalışmalarını yürütmek.
Uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel konularda raporlar hazırlamak.

Uluslararası Adalet Divanı :
Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler'in yargı organıdır. Ülkeler, istedikleri davayı Adalet Divanı'na götürürler. Divan 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar, Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi'nce seçilirler. Görev süreleri dokuz yıldır. Divanda bir devletten iki yargıç bulunamaz. Uluslararası Adalet Divanı, Hollanda'nın başkenti Lahey'dedir.

Genel Sekreterlik :
Genel Sekreterlik, Birleşmiş Milletler'in öbür organlarının çalışmaları için gerekli ortam ve koşulları sağlar. Ortaya konan program ve politikaları uygular. Uluslararası barış ve güvenliği bozucu olaylar konusunda raporlar hazırlayıp Güvenlik Konseyi'ne sunar.

 

Cumhuriyetin ilanı

  

1921 Anayasası'nın getirdiği millî egemenlik ilkesi ile padişah iradesi ortaya bir çelişki çıkardı. Saltanat makamı boşlukta kalmıştı. 1 Kasım 1922'de TBMM aldığı kararla saltanatı kaldırdı. Padişahlık lağvedilmiş, kişisel egemenlik hukuken tarihe karışmıştı. Bu kararın doğal sonucu, Cumhuriyet rejiminin kurulması olacaktı.

13 Ekim 1923'de Ankara'nın başkent olması kararı alındı.
29 Ekim 1923'de Atatürk ve arkadaşlarının, Anayasanın bazı maddelerini değiştiren teklifi TBMM'de alkışlarla ve oybirliği ile kabul edildi.
Anayasanın birinci maddesinde, "Türkiye Devletinin hükümet biçimi, Cumhuriyettir"
hükmü yer aldı. Aynı günün gecesi, Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanlığına seçildi.
Saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin. İlanı ile sistem içinde varlığını sürdüren "Halifelik" de gereksiz ve işlevsiz bir duruma gelmişti. 3 Mart 1924'de Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve arkadaşlarının verdikleri kanun teklifi TBMM'de kabul edilerek, hilafet kaldırıldı, halifelik de tarihe karıştı.

Ülkemizde Cumhuriyetin Kuruluşu
Osmanlı İmparatorluğu'nda, ikinci Meşrutiyetin ilanından altı yıl sonra Birinci Dünya Savaşı başladı. 1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı'na dünyanın belli öbaşlı devletleri katıldı. Dört yıl süren savaş sonunda bizimle birlikte olan devletler yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıldık. Ülkemiz İngilizler, Yunanlılar, Fransızlar, İtalyanlar tarafından paylaşıldı.
Ulusuna inanan, güvenen Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a geldi. Erzurum'da, Sıvas'ta kongreler düzenledi. Mustafa Kemal Paşa "Tek bir egemenlik var, o da Milli egemenliktir. Ülkeyi yine ulusun kendi gücü kurtaracaktır." diyordu. Yurdun dört bir tarafından gelen ulus temsilcileri -milletvekilleri- 23 Nisan 1920 günü Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde toplandı. Meclis, Mustafa Kemal Paşa'yı başkan seçti. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Büyük Millet Meclisi Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Bir yandan efeler, dadaşlar, seymenler bulundukları yörede düşmana karşı koydular. Öte yandan düzenli ordular İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da savaştılar. Yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı.
Tahtını, rahatını düşünen padişah, yenilen düşmanla birlikte yurdumuzdan kaçtı. İmzalanan Lozan Barış Antlaşması ile yeni bir devlet doğdu. Bu doğan devletin yönetim biçimi henüz belirlenmemişti.
İkinci dönem Büyük Millet Meclisi 11 Ağustos 1923'te ilk toplantısını yaptı. 13 Ekim 1923'te Ankara Başkent oldu. Atatürk ; düşmanın ülkeden atılıp sınırlarımızın belirlenmesinden sonra, çoktan beri tasarladığı cumhuriyetin ilanı üzerinde hazırlıklar yapmaya başladı. 28 Ekim 1923 akşamı yakın arkadaşlarını Çankaya'da yemeğe çağırdı. Onlara , "Yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz." Dedi.
29 Ekim 1923 günü Atatürk, milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan cumhuriyet önergesi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verildi. Meclis önergeyi kabul etti.
Böylece ülkemizde cumhuriyet yönetimi kuruldu. Atatürk kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Cumhuriyet'in ilanı yurtta sevinç ve coşku ile karşılandı.
Cumhuriyet ; yurttaşların seçme ve seçilme hakkının olduğu bir yönetimdir. Ulus temsilcilerinin kabul ettiği yasalarla ülkenin yönetilmesidir. Cumhuriyet yönetiminde söz ulusundur. Cumhuriyet'i korumak, kollamak, yaşatmak her yurttaşın ödevidir.

 

Cumhuriyet Bayramı
29 Ekim 1923 ülkemizde cumhuriyet yönetiminin ilan edildiği gündür. Bugün ulusal bayram günüdür. Her yıl cumhuriyet yönetiminin ilanını 28 - 29 Ekim günleri Cumhuriyet Bayramı olarak coşkun törenlerle kutlarız.
Cumhuriyet Yönetiminden önce devletimizin adı Osmanlı İmparatorluğu idi. Osmanlı Devleti, Osman Bey tarafından 1299'da Söğüt 'de kuruldu. Osmanlı devlet yöneticisine padişah denirdi. Osmanlı Devletini altı yüz yirmi dört yılda, otuz altı padişah yönetti. Son padişah Sultan Vahdettin'dir.
Eskiden ülkelerde tek kişi egemendi. Ülkelerini diledikleri gibi yöneten bu kişilere padişah, şah, kral, hakan, sultan denirdi. Yönetim çoğu zaman babadan oğula geçerdi. Oğulun küçük olması, deli olması yönetici olmaya engel sayılmazdı. Böyle tek kişinin kendi başına buyruk, sorumsuz, denetimsiz yönetimine mutlakiyet denir. Mutlakiyet yönetiminde egemenlik kayıtsız şartsız tek bir kişidedir.
Mutlakiyetle yönetilen ülkelerde zamanla hakana, padişaha, şaha, krala yardımcı olsun diye meclis kuruldu. Meclis üyeleri halkın dileklerini yöneticiye duyurur, yasa tasarısını hazırlardı. Bu yasa taslakları hakan, padişah, şah, kral tarafından benimsendiğinde yasalaşırdı. Bu yönetim biçimine Meşrutiyet denir. Ancak meclisin yetkileri genel olarak çok sınırlıdır. Osmanlı Devletinde 1876 ve 1908 yıllarında iki kez meşrutiyet ilan edildi.
Üçüncü yönetim biçimi cumhuriyettir. Cumhuriyet'te egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Ulus kendini yönetme yetkisini temsilcileri - milletvekilleri- aracılığı ile kullanır. Cumhuriyet yönetiminde yurttaşın seçme ve seçilme hakkı vardır. Seçilen temsilciler yasalar yapar, yöneticileri ulusu adına denetler. Yönetilenler dilerlerse seçimlerde yöneticilerini değiştirirler.

 

Cumhuriyet’in getirdiği temel hak ve özgürlükler

 

DEĞİŞTİRİLEMEZ TEMEL HÜKÜMLER
Anayasa'nın 4 üncü maddesine göre; Devletin şekli, Cumhuriyetin nitelikleri, Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti ile ilgili 1, 2 ve 3 üncü maddelerindeki hükümler değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
Anayasa ile kesin güvence altına alınan bu temel hükümler şöyle sıralanıyor :

Madde 1- Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.
Madde 2 - Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Madde 3 - Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı "İstiklâl Marşı"dır. Başkenti Ankara'dır.
DEVLETİN GÖREVLERİ
Anayasaya göre Devlet, "Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya
çalışmakla görevlidir.
EGEMENLİĞİN KULLANILMASI
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz. (Md.6)

Yasama yetkisi, Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez. (Md. 7) Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir. (Md. 8)

Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. (Md. 9)

KANUN ÖNÜNDE EŞİTLİK
Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. (Md.10)

 

Kızılay Haftası hakkında genel açıklama

 

Her yıl 29 Ekim - 4 Kasım tarihleri arasında Kızılay Haftası'nı kutlarız.

Kızılay bir yardım kurumudur. Yardım insancıl bir duygudur. İnsanları yücelten bir düşüncedir. Bu düşüncenin yaygınlaşması, dünyamızı güzelleştirir. Barış içinde bir arada yaşamamızı sağlar. İnsanlar arasında birlik ve beraberlik duygularını geliştirir. Kızılay Haftası'nda, Kızılay Derneğinin kuruluş amacı ve çalışmaları konusunda okulda, sınıfta konuşmalar yapılır, bilgiler verilir. Radyo ve televizyonda Kızılay ile ilgili programlar yayınlanır.
Felakete uğrayanlara din, dil, soy ayrımı yapmadan yardım edilmesi gerektiği görüşünü ilk olarak İsviçreli bir yazar savundu. Tek tek yapılan yardımın yeterli olmadığı görüşünde birleşen Avrupalı devlet adamları İsviçre'nin Cenevre kentinde toplandılar. 1859 yılında İlk Yardım Derneği'ni kurdular. Bağımsız, yansız uluslararası bir kuruluş olan bu dernek daha sonra Kızılhaç adını aldı. Kızılhaç Derneği'nin kuruluşundan kısa bir süre sonra ülkemizde 1868 yılında Yaralı Askerlere Yardım Derneği kuruldu. Dernek bir süre sonra Hilal-i Ahmer adını aldı. Hilal ay, ahmer kırmızı demektir. Cumhuriyet döneminde derneğin adı bu anlamı açıklayıcı biçimde değiştirildi. Türkiye Kızılay Derneği oldu.
Kızılay; savaş, deprem, sel baskını, yangın, salgın hastalık gibi felakete uğrayanlara yardım eder. Depremden, selden, yangından zarar görenlerin yardımına koşar. Felakete uğrayanların barınmaları için çadır, battaniye yiyecek, giyecek dağıtır. Yaralananların iyileşmeleri için geçici hastaneler kurar. Savaşta yaralanan askerlerin iyileşmeleri için çaba gösterir. Onlara her tür yardımda bulunur. Kızılay salgın hastalık durumlarında hastalara yardım eder. Aşevleri açar, aşevlerinde yoksul, kimsesiz, düşkün yurttaşlara yiyecek ve içecek verir.
Yurt içinde ya da yurt dışında deprem, sel baskını, savaş olur olmaz Kızılay depolarını açar, felaket bölgesine çadır, battaniye, giyecek, yiyecek, kan ve ilaç gönderir. Bu yardımların dağıtımını sağlar. Kızılay ülke içinde ve ülke dışında yaptığı bu yardımları; üyelerin ödentileri, yardımseverlerin bağışları ve öğrencilerin satın aldıkları Kızılay pullarından elde ettiği gelirlerle karşılar.
Kızılay, hiç bir ayrım gözetmeksizin doğal yıkımlara uğrayanlara, savaş yaralılarına, düşkünlere, salgın hastalıklara yakalananlara, din, dil, ulus ayrımı yapmadan yardım elini uzatır. Kızılay gerektiğinde aynı amaçlı Kızılhaç, Kızılaslan, Güneş gibi yardım kuruluşları ile işbirliği yapar. Kızılay gençlik kampları, aşevleri, hastaneler, dispanserler, kan merkezleri gibi sağlık ve yardım kuruluşlarını çalıştırır.
Türkiye Kızılay Derneği'nin beyaz zemin üstünde kırmızı aydan oluşan bir bayrağı vardır. Kızılay bayrağındaki beyaz renk yaralı askerlerin gömleklerini, kırmızı ay ise kan izlerini simgelemektedir.

Kızılay Haftası
Kızılay bir yardım kuruluşudur. Savaşta ve barışta halkın kara gün dostudur. Savaşta yaralananlara, ölenlerin ailelerine yardıma koşar. Yaraları sarar. Her türlü yardımı yapar. Barışta yangın, sel, deprem felaketlerine uğrayanlara sıcak yardım elini uzatır. Fakirlere, düşkünlere, kimsesizlere yardım eder. Onlara yiyecek, giyecek, içecek, yakacak, çadır ve para yardımı yapar.
Kızılay'ın, halka yaptığı yardımlar, yine halkın bu kuruluşa yaptığı yardımlardan, bağışlardan oluşur. Durumu iyi olan her vatandaş, Kızılay'a yardım etmeli, bağışta bulunmalıdır. Hepimiz Kızılay'a yardım edelim. Kızılay pulu alalım. Kurban Bayramında kestiğimiz kurban derisini bu kuruluşa bağışlayalım. Kızılay'a yaptığımız yardım fakire, fukaraya, felakete uğrayanlara yapılmış sayılır. Biz de bir gün felakete uğrarsak, Kızılay bizim de yardımımıza koşar.
29 Ekim - 4 Kasım tarihleri arası Kızılay Haftası olarak kutlanır. Okullarda, radyo ve televizyonlarda, gazete ve dergilerde Kızılay'ın faydaları, amaçları anlatılır. Kızılay'la ilgili sergiler açılır. Çalışmalar halka gösterilir.
Kızılay'ın merkezi Ankara'dadır. Türkiye'nin her il ve ilçesinde şubesi vardır. Okullarda Kızılay Kolu kurulur ve çalışır. Öğrencilerin üye olduğu bu kol, Kızılay'a pul satarak yardım toplar.

Kızılay'ın Görevleri Ve Çalışmaları
1. Doğa olaylarında zarar görenlere çadır, battaniye, giysi ve yiyecek yardımları yapar. Bunun için önceden bu maddeleri depo eder.
2. Yoksul, kimsesiz ve düşkünler için aşevleri açar.
3. Sağlık merkezleri kurar. Kurduğu kan bankası ile halkın yaptığı kan bağışlarını kabul eder, gereksinme duyanlara bu kanları verir.
4. Hemşire yetiştirmek için okullar açar.
5. Savaşta geçici sağlık merkezleri kurar.
6. Gezici hastaneler kurar.

Deprem Ve Kızılay

Depremin ne olduğunu biliyor musunuz? Bilmiyorsanız sözlüğü açıp önce "D" harfini sonra deprem sözcüğünü bulur, karşısına yazılanları okursunuz.
Ayrıntılı bilgi edinmek istiyorsanız o zaman ansiklopediden deprem maddesini bulup okuyunuz. Ders kitaplarında da deprem ile ilgili geniş bilgiler vardır.
Sözlükler depremi; yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi ya da yanardağların püskürmesi yüzünden meydana gelen sarsıntıların yeryüzünden duyulması olayı olarak tanımlar.
Ben depremi kitaplardan, ansiklopedilerden önce, doğup büyüdüğüm Varto'da yaşayarak öğrendim.
Varto, Anadolu’muzun doğusunda Muş ilinin küçük, şirin bir kasabasıdır. 1966 yılında sıcak bir ağustos günü arkadaşlarımla damlar üstünde oynuyordum. Büyükler tarlada, bahçede çalışıyorlardı. Kuşlar, meyve yüklü ağaç dallarında ötüşüyor, koyunlar, inekler düzlüklerde otluyordu. Her şey yerli yerinde ve çok güzeldi.
Nasıl oldu bilmiyorum. Birdenbire yer sarsılmaya başladı. Önce toprak çatladı. Sonra yarıldı. Evlerin çatıları çöktü. Ağaçlar birbirine yaklaşıp uzaklaşmaya başladı. Ortalığı toz duman kapladı. İnsanlar, hayvanlar ayakta duramıyor, yarılan toprak adeta onları yutuyordu. Toprak altında kalan, yıkılan evlerin duvarları arasına sıkışan insanların iniltileri geliyordu. Bütün canlılardan gelen çığlıklar yürekler acısıydı. Ben, artık bir taş yığını olmuş evimizin az ötesinde toprağa kapanmış acıyla, korkuyla, çevreme bakıyordum. Hiç unutamıyorum. Yirmi metre ötede bir adam çocuğunu kurtarmak için çırpınırken duvar altında kalarak öldü.
Bir anda Varto yerle bir oldu. Harabeye döndü. İnsanlar sevdiklerini yitirdiler, aç ve açıkta kaldılar. Az önce gülen, konuşan insanlar öldü. Depremden hemen sonra Türkiye radyoları yayınlarını kesti. Varto depremini bütün yurda duyurdu. İlk belirlemelere göre ölü sayısının yaklaşık üç bin olduğu bildirildi.
Çok geçmeden uzaktan ardı ardına kamyonlar görünmeye başladı. Taşıt araçlarında, beyaz üstünde kırmızı ay olan bayraklar vardı. Kızılay yardımı deprem bölgesine ulaşmıştı. Kızılay deprem bölgesine çadırlar, hastaneler kurdu. Yaralılar hastaneye yatırıldı. Doktorlar, hemşireler hastaların iyileşmesi için ellerinden geleni yapmaya başladılar. Açıkta kalan insanların barınmaları için çadırlar kuruldu. Battaniyeler dağıtıldı. Kurulan aş ocağından yemek verilmeye başlandı. Düzenli olarak yiyecek, giyecek dağıtımı yapılıyordu. Aç ve açıkta kalan bütün yurttaşların gereksinmeleri karşılandı. Yaralar sarıldı. İlaçlar verildi. Acılar bir ölçüde azaltıldı.
Depremden bu yana yıllar geçti…
Ne depremi, ne deprem bölgesinde Kızılay'ın çalışmalarını, ne de yardımlarını unutabildim.

Çiğdem ARDA

Kızılay'ın Gelir Kaynakları

1. Yardımsever yurttaşların bağışları,
2. Üyelerin ödentileri,
3. Kızılay pullarının satışından elde edilen gelirler,
4. Rozet dağıtımından sağlanan gelirler,
5. Devletin her yıl yaptığı yardımlar,
6. Gümrükte alıkonulan eşyaların satışından elde edilen gelirler,
7. Oyun kâğıtlarının satışından elde edilen gelirler,
8. Kızılay aracılığı ile dışardan alınan ilaçların, röntgen filmlerinin satışından sağlanan gelirler,
9. Afyonkarahisar Maden Suyu'nun satışından sağlanan gelirler.

Dünya Tasarruf Günü hakkında genel bilgi

 

1935 yılında bazı Türk bankaları, 1924’te Birinci Uluslararası Tasarruf Kongresi’nde kabul edilen 31 Ekim gününü, Uluslararası Tasarruf Günü olarak kabul etmişlerdi.

Ülkenin zenginleşmesi, gelir seviyesinin yükselmesinin daha çok istihdam, daha çok üretim ve daha çok ihracatla mümkün olduğunu düşüncesiyle "Bunun için de tasarruflarımızın yeni yatırımlara dönüşmesi şarttır

31 EKİM DÜNYATASARRUF GÜNÜ


Genellikle tasarruf, elde edilen servetten bir kısmının elden çıkarılmaması, biriktirilmesi demektir. Hasat zamanında bir kısım buğdayını kış için ayıran bir çiftçi, bu hareketiyle ihtiyaçlarını günü gününe tatmin eden basit bir insandan farklı olduğunu göstermiş, yarın için kendine göre hazırlıklar yapmış demektir. Gerek kişileri ve gerekse ülkeleri ekonomik açıdan yükselten, kuvvetlendiren, refah ve ilerleme yoluna koyan tasarruf hareketi, yalnız bu şekilde yapılan bir saklama değildir. Aynı zamanda üretimi artıracak başka vasıtalar tedariki için servet biriktirmektir. Eğer bir çiftçi ailesi, bir senelik ihtiyacından fazla üretim imkanını bulur ve bu fazlayı paraya tahvil ederek bununla yeni pulluk alırsa üretim kuvvetini artırmış olur; çünkü ertesi sene daha fazla üretim imkanını kazanmıştır. Millet için de böyledir. Kişilerin tasarrufuyla biriken servet, milletin
üretim kabiliyetini artırmak yolunda kullanıldığı oranda, ülke içinde refah artar ve tasarruf kabiliyeti daha çok yükselir. Tasarruf yalnız zenginlerin, ellerine fazla para geçenlerin yapabileceği bir faaliyet değildir. Gündelik harçlık alan bir küçük ilköğretim öğrencisinden başlayarak ayda binlerce lira kazanan zenginlere kadar herkes, kazancı oranında tasarruf yapabilir.

Ekonomik yönden yükselmek için yalnızca tasarruf etmek de yeterli değildir. Harcananı da makul bir seviyede tutmak gerekir. Gerek kişi gerekse ulus açısından büyük gayretlerle biriktirilen servetin kullanılmasında gösterilecek dirayet, bu servetin artmasını temin ettiği halde, yapılacak hatalar hem mevcudu ortadan kaldırır, hem de gelecekteki üretim gücünü azaltır, hatta yok eder.

Diğer önemli bir nokta da, tasarruf ile hasisliği karıştırmamaktır. Tasarruf eden lüzumlu ihtiyaçlarını makul bir tarzda tatmin etmek suretiyle ürettiğinden bir kısmını artırır ve bu hareketini ileride daha fazla gelir, daha müreffeh bir hayat temini maksadıyla yapar. Hasis ise farklıdır. Diğer insanlardan, ailesinden ve hatta kendi nefsinden bile her şeyi esirger. Serveti, servet olduğu için biriktirme kendisinde bir hastalık halindedir ve genellikle servetlerini verimli işlerde kullanmak imkânını da bulamazlar. Çocuklarımıza vereceğimiz terbiye, onları hasisliğe değil, makul ve muntazam harcamaya ve gelirlerinden -küçük de olsa- bir kısmını biriktirmeyi alıştırmak olmalıdır.

Esas itibariyle tasarruf bir bütçe meselesidir, ihtiyaçları tespit etmek, bunları önem dercesine göre sıraya koymak ve gelirden bir kısmını ihtiyaçlar için ayırdıktan sonra fazlasını muhafaza etmek gerekir. Eğer medeniyet insan ihtiyaçlarının artması ve bunların en iyi bir şekilde tatmini vasıtalarının bulunması ise, tasarruf yapmadan böyle bir seviyeye varmaya imkan yoktur.

Örneğin, olta ile balık tutan bir insan bir kaç günlük gıda ihtiyacını tasarrufla sağladıktan sonra, bu müddet zarfında çalışarak ayrıca bir balık ağı yaparsa bir sermaye vücuda getirmiş, medenîliğe doğru bir adım atmış olur. Balık ağlarını dalyanlar, bunları da yelkenli, motorlu büyük balıkçı gemileri, konserve fabrikaları takip eder. İnsanın gıda ihtiyaçlarını tatmin için temin edilen bu kolaylıklar, ancak tasarrufla sermaye biriktirilmesi sayesinde mümkün olmaktadır.

Sermaye tasarrufla oluşur ve ilerlemenin temelleri de sermayeye dayanır. İnsanlığın tasarrufla temin ettiği büyük sermayeler olmasaydı, bütün buluşlar bulanların

hayallerinde veya laboratuarlarında kalacak ve bunlara dayanan bugünkü teknik ilerleme de olmayacaktı. İnsanların verimini artıran makinenin üretime girişi, daha rahat ve daha iyi bir hayat temini, sermayeye, sermaye ise tasarrufa dayanmaktadır. Diğer taraftan medeniyet, teknik vasıtalara ve bilgiye ihtiyaç gösterir. Bilginin elde edilmesi de bir terbiye, bir eğitim meselesidir. Medeni bir toplumun gerektirdiği genel ve teknik terbiye ise sermayeye ve yüksek bir gelire ihtiyaç gösterir.

Bir ulusun refah ve mutluluğu hayat seviyesi ile hayat seviyesi de üretilen ve biriktirilen servetle, halkın ilim ve sanat için sarf edebildiği zamanla ölçülür. Üretimin artması tekniğin artmasına, teknik ise biriktirilmiş servete ihtiyaç gösterir. Üretimini arttıran bir ulus birikimini de artıracaktır. Doğal ihtiyaçlar tatmin edildikçe diğer ihtiyaçlar baş gösterir. Daha çok kitap okunur, Daha çok tiyatroya gidilir. İlim ve sanat için genel bir talep oluşur. Yazarlar, şairler, sanatkârlar kendiliğinden teşvik edilmiş olur. Dünya tarihinde ilim ve sanatın maddi refahtan sonra gelişmeye başladığı, maddi refahın da üretimin artmasıyla temin edildiği görülmektedir. Üretim sermayeye, sermayenin de tasarrufa dayandığı bilindiğine göre ülkemizin ilim ve sanat seviyesiyle tasarruf hareketinin yakın ilgisi de ortaya çıkmaktadır.

Kişilerin olduğu gibi ulusların medeniyet seviyeleri yarını düşünme, yarın için hazırlanma kabiliyetleriyle ölçülebilir. Günü gününe yaşamak yerine yarın için yaşamayı bir sistem haline getiren uluslardır ki dünyada kuvvetli ve emin bir yer işgal ederler. Ekonomik ve siyasi yönden kuvvetli ülkelerde sermayenin ve bunu hazırlayan tasarruf hareketinin ne kadar ilerlemiş bulunduğunu kolayca görürüz.

Kişisel bakımdan tasarruf, şimdiden yarın için çalışmak, hazırlanmak demektir. Aile bakımından tasarruf ise çocukların iyi yetişmesini mümkün kılacak serveti ve geliri elde etmenin tek yoludur. Kişiler ve aileler, tasarruf ettiklerini verimli bir şekilde kullanacak diğer kişilere, şirketlere veya devlete devrederler. Şirketler de karlarından bir kısmını hissedarlarına dağıtmayıp sermayelerine ilave etmek suretiyle tasarruf yapabildikleri gibi belediyeler, hususi idareler ve nihayet, devlet de vergi şeklinde aldıklarıyla ülkenin genel refahını ve kültür seviyesini yükseltecek veya üretimini artıracak vasıtalar meydana getirirler. Bunlar devlet vasıtasıyla yapılan milli tasarrufları oluşturur. Örneğin, halkın verdiği vergilerle kurulan bir okul milli tasarruf demektir. Çünkü okul bilgiyi yükseltecek, bilgi üretim kabiliyetini artıracaktır. Yapılan yollar, fabrikalar, hep bütçe gelirinin bir kısmını bütün milletin menfaatine tasarruf eden vasıtalardır.

Tasarruf bir tür irade jimnastiğidir. Elindeki para ile bir pasta almaya hazırlanan çocuğun bunu kumbarasına atması büyük bir irade kullanmasını gerektirir. Eğer çocuk, kumbarada birikecek para ile kendisi için zevkli bir şey, mesela çoktan beri istediği bir oyuncağı alabileceğini idrak ederse daha az zahmetle ve daha az irade kullanarak para biriktirebilir ve bu hareket devam ederse tasarruf, kendisi için bir alışkanlık halini alır. Çocuklarımıza tasarruf fikrini telkin için onlara canlı birer örnek olmalıyız. Bu hususta önce aile, sonra okul gelir. Çevresinde her şekilde israfa şahit olan çocuk, eline ne kadar fazla para geçerse geçsin tasarrufa alışamaz.

Sonuç olarak, yarını düşünmek, yarına hazırlanmakla olur. Bunun da en doğru ve gerçekçi yolu bugün yapılan tasarruflardır.